aklımdan geçenler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aklımdan geçenler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ekim 2018 Perşembe

Anlaşmalı Doğum Fotoğrafçısı!


Kimle anlaşmalı? Hastaneyle. Hastaneye komisyon verme anlaşması yani. "Ben kârımın bir kısmından sana vereyim, sen de benden başla fotoğrafçı alma hastaneye. Sadece ben para kazanayım." Ya bu nasıl çirkin bir şey ya. Kimse kusura bakmasın (ya da baksın) anlayışla karşılayabileceğim bir konu değil bu. Bir kere yapılan iş çok mahrem. "Doğum" fotoğrafı bu. Kimse hastanenin anlaşmalı olduğu fotoğrafçılara mecbur bırakılmamalı. Çünkü herkesin bir bakış açısı var. Bir fotoğrafçının fotoğraflarını çok severken başkasının fotoğrafını çok kötü bulabilir. Ama bebeğinin dünyaya geldiği o muhteşem anı da kaçırmak istemiyordur. Bir fotoğrafçı olarak soruyorum; insan nasıl olur da "mecbur kaldığı için" gelen müşteriden haz alır. Aklı başkasının çektiği fotoğraflarda kalan bir anne adayıyla nasıl gönül rahatlığıyla çalışabilir bir fotoğrafçı?

3 Nisan 2018 Salı

Hayatımda Okuduğum En Kötü Kitap!

Çok mu iddialı bir başlık oldu acaba? Oysa amacım sadece bu kitaba dair hislerimi net olarak açıklayabilmekti :) Mark Manson'ın "Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı" (The Subtle Art of Not Giving a Fuck) adlı kitabı gerçekten çok çok kötüydü. Büyük bir vakit kaybı oldu benim için. Çok büyük beklentilerle satın aldığım bir kitap değildi aslında. Ama sosyal medyada bir sürü insanın başucu kitabı yaptığını görünce ne anlattığını merak etmiştim..

23 Ocak 2018 Salı

Kötü anları paylaşmak ya da paylaşmamak?

Son yıllarda sosyal medyada hakim olan genel akım sanıyorum; "her şeyini paylaşmak!" Tercih meselesi tabi ki. Özel hayatını anbean paylaşıp saygı duyulmasını beklemek, saygı duymayana "bu benim özel hayatım" diye çemkirmek.. İlginç buluyorum bu insanları. Hayatını didik didik gözler önüne sereceksin ve eleştiri kaldıramayacaksın ha? Tuhaf gerçekten.. Ben şahsen bu tarz ifşaların caps'ini alıp yakınlarımla paylaşıp çok eğleniyorum. Hemen hemen her gün "ya bir insan bunu neden paylaşır?" dediğim şok görüntülerle karşılaşıyorum.

31 Aralık 2014 Çarşamba

Wish You Love!

Sağlıklı, huzurlu, neşeli bir yıl olsun! Ne dilersek o olsun!

19 Nisan 2014 Cumartesi

Oğluma "iki yaş" mektubumdur...


-Gel anne

-Kalk anne

-Masal oku anne

-Salona gidelim anne

-Ballı süt yap anne

-Klip izleyelim anne

-Daddy Finger'ı aç anne...

7 Nisan 2014 Pazartesi

Marazi Aşkım; Sigara!


Tam 5,5 sene olmuş sigarayı bırakalı. Hayatıma bu son 5,5 sene içinde giren insanların hiçbiri benim bir zamanlar sigara bağımlısı (tiryakiliği kabul etmiyorum zira bu bir bağımlılık) olduğuma inanamıyorlar. Hem de nasıl bağımlıydım! 10 sene boyunca günde bir paket (fazlası var eksiği yok) içtim! Bir tane, iki tane, kahveyle, içkiyle, yatmadan son bir tane derken bir de baktım bir pakete çıkıvermişim. Hayattaki en büyük keyiflerden biriydi benim için, yalan yok. Türk kahvesiyle içileni ayrı, dostlarla sohbette içileni ayrı keyif...

Hikaye nasıl başladı, önce bunu anlatayım isterseniz... Sigara içilen bir evdi bizimkisi. Artık annem de babam da içmiyor neyse ki. Ama çocukluğum çeşit çeşit sigara görüntüleriyle dolu. Tam bir 80'ler çocuğuydum; Salonumuzda orta sehpanın üzerinde, gümüş gondolun içinde farklı markalardan sigara paketleri dururdu, misafire ikram etmek için :) Sigaranın dumanından, kokusundan nefret ederek büyüyen benim gibi birinin sigaraya başlamasına çevremdeki hiç kimse ihtimal vermezdi. İstanbul'da üniversite öğrencisiyken full-time muhabirliğe başlamıştım Sabah Gazetesi'nde. 400 kişilik sınıfımda devam zorunluluğu gibi bir kavram olmadığı için sabahtan akşama kah gazetede, kah haberdeydim. Binanın içinde sigara içmek yasaktı. Sigara odası gibi bir bölüm de yoktu. Bu yüzden arkadaşlar sigara içmek için bahçeye çıkardı. E "hadi Tuğba sen de gel", "hadi bir kahve molası..." Yaş 20 o zamanlar. Şimdi çok saçma gelse de o yıllarda sigara kendimi büyük hissettiriyordu. Bulunduğum iş çevresi itibariyle de neredeyse sigara içmeyen arkadaşım yoktu diyebilirim. Ve inanın bu işte sosyal çevrenizin payı çok büyük. Kabul gören davranış ne ise, ona yöneliyorsunuz istemeden de olsa...

20'li yaşların ortalarında sigara çoktan hayatımın baş köşesindeydi. Sigara içilmeyen ortamlarda gerilirdim. "Özgürlüğüm kısıtlanıyor", "içiyorsam zararı bana, size ne" laflarına aşina olmayan bağımlı var mı aramızda? :) Akşam eve giderken mutlaka kontrol edilirdi sigara mesela. Az kalmışsa eğer yeni paket alınır öyle gidilirdi eve. Maazallah, ya biterse akşamın bi vakti, ne yapardım ben! Fakat 30'lu yaşlara doğru sigara artık bir sevgiliden çok marazi bir aşka dönüşmüştü. Bırakmak istiyor fakat başarılı olamıyordum. Sigara ile ilgili yazılar, kitaplar okuyordum. Sigarayı bırakmak için denemediğim ilaç kalmamıştı. Nikotin bantları, nikotin sakızları derken her başarısızlığımda kendime daha çok kızar olmuştum. Bırakma isteğimin tavan yapmasında sevgilimin (şu an kocam oluyor kendisi) içmemesi en büyük etkendi. Sigaradan çok rahatsız olduğunu ama sırf beni sevdiği için katlandığını biliyordum. Ona bu haksızlığı yapmak hiç içime sinmiyordu. Yanında her sigara içişimde, birlikteyken her marketten sigara alışımda kendime kızıyordum. Artık sonuna yaklaştığım sigara maceramdan kurtulmak için kararımı verdim. Daha önce denediğim hiç bir yöntem işe yaramadığı için bırakma isteğimden başka bir şey kalmamıştı elimde. İki üç hafta sonrası için kendime bir tarih belirledim. O sabahtan itibaren içmeyecektim sigara. Bırakacağım zamana kadar da zevkle içtim sigaramı, hiiiç strese girmeden hem de. Nasıl olsa bir kaç hafta sonra "elveda" diyecektim sigaraya. İşi kolaylaştırmak için sigarayı bırakacağım gün için bir plan yaptım. Ve o gün, birkaç gün boyunca sigara içemeyeceğim mini bir seyahat planladım kendime. Eve döndüğümde 2,5 gündür sigara içmiyordum. Zaten sonrası çorap söküğü gibi geldi. Evet canım çok istedi. Tek bir sigara, hatta iki nefes için kendimle mücadele ettim. Fakat zaman geçtikçe odaklandığım şey ne kadar süreden beri sigara içmediğim olmuştu. Kriz anlarında beni sigara karşısında motive eden, güçlü kılan tek şey buydu! "1 haftadır sigara içmiyorum", "10 gündür sigara içmiyorum", "1 aydır sigara içmiyorum" derken 5,5 sene oldu. 5,5 sene içinde canımın çok sigara istediği anlar oldu tabi ki. Fakat artık biliyorum ki, ona bağımlı olmamanın, her zaman mis gibi kokmanın, sevgilime karşı mahcubiyetimin sona ermesinin, sorulduğunda ya da uzatıldığında "kullanmıyorum" demenin verdiği mutluluğu bana hiç bir sigara veremez.

Not: Fotoğraf 1942 yapımı "Now, Voyager" filminden bir sahnedir.

4 Nisan 2014 Cuma

"Yalnız kalmaktan daha kötü şeyler de vardır hayatta. Ama genellikle bir ömür alır bunun farkına varmak. O zaman da çok geçtir ve çok geçten daha kötü bir şey yoktur hayatta." Charles Bukowski

29 Mart 2014 Cumartesi

Ah Şu Kifayetsiz Muhterisler...

Şu hayatta beni en çok güldüren insanlar "cehalete bağlı özgüven" sahibi olan kişilerdir. Evet evet, öyle insanlar görüyorum ki, sahip oldukları özgüvenin tek kaynağı ancak cehalet olabilir. Kendilerinin ve dahi çevrelerindeki insanların cehaleti... Uzun zamandır yazmak istediğim bir konuydu fakat bir türlü fırsat bulamamıştım. Birkaç gün önce sadece tanışıklığım olan bir zat-ı muhterem'in sosyal medya ortamında kendisine dair düzdüğü methiyeyi görünce "artık yazmam farz oldu" dedim :)

Cehaletin getirdiği özgüvenle ilgili araştırma yaparken bunun aslında bir sendrom olduğunu öğrenmiştim. Adı da Dunning-Kruger sendromu/etkisi! Hatta bu görüşün sahibi olan iki psikolog (Justin Kruger ve David Dunning) 2000 senesinde psikoloji dalında Ig Nobel ödülü kazanmıştır. Bu sendromdan muzdarip insanların temel davranış ve düşünce biçimleri şu şekilde açıklanıyor:

  • Vasıfsız insanlar ne derecede vasıfsız olduklarını fark edemezler.
  • Vasıfsız insanlar, vasıflarını abartırlar.
  • Vasıfsız insanlar, gerçekten vasıflı insanların vasıflarını görüp anlamaktan da acizdirler.
  • Eğer vasıfları, belli bir eğitimle artırılırsa, aynı vasıfsız insanlar, vasıfsızlıklarının farkına varmaya başlarlar.

Biraz daha örnekleyeyim; Yetenek ve yaratıcılıktan zerre nasip almamış bir insanın, kendini ve yaptıklarını övüp durması, her işte öne çıkmaya çalışması, haddi olmayan her göreve talip olması... Hani şu kifayetsiz muhteris dediklerimiz, cahil cesareti diye tanımladıklarımız :) "Bilgi" sahibi olmadan, sadece hırsla yola çıkanlar...

Ne yazık ki bu durum özellikle iş hayatında çok fena bir görüntü ortaya çıkarıyor. Acıyarak, "vah, vah, yazık olmuş" diyerek hayretle izlediğim insanlar var mesela! Çok gürültü yapıp, daima çok şey yapıyormuş havası estiriyorlar. Hatta üç beş kişi "tamam aga, sensin, olmuşsun, süpersin!" demeye görsün, gazı alıp uçanlar var :) Gözlemlediğim kadarıyla bu tarz insanlarda Dunning-Kruger sendromuna hatırı sayılır ölçüde narsisizm de eşlik ediyor. Dolayısıyla kişi çok akıllı, en başarılı, en yetenekli, çok, çok, en, en, ennnn sanıyor kendisini! Gel de gülme şimdi :)

14 Şubat 2014 Cuma

Seviyorsan git konuş :)

Yanındaysa sevdiğin, gözünün içine bakıyorsan, elini tutuyorsan, sevdiğini söylüyorsan, birlikte yürüyorsan, birlikte gülüyorsan, hayatı paylaşıyorsan, her gün Sevgililer Günü!

Hayat kısa.. Çok sev! Sevdiğini söyle! Hemen bugün!

22 Ocak 2014 Çarşamba

Doğum fotoğrafçılarını aileler kendileri seçsin! #fotografcimadokunma

Ne yazık ki son yıllarda bazı hastaneler, fotoğrafçılarla komisyon üzerinden anlaşıp başka bir fotoğrafçının doğumhaneye/ameliyathaneye girmesine izin vermiyor. Bu durumda aileler en özel anlarını tercih etmedikleri fakat mecbur bırakıldıkları insanlarla paylaşmak zorunda kalıyor. Anlaşmalı fotoğrafçıların genelde başhekimin/hastane yöneticisinin/pazarlama müdürünün tanıdığı olması, ya da doğum fotoğrafçılığında bi şekilde isim yapmış fakat çekimlere çok önemli (!) müşteriler haricinde gitmeyen, kendi yerine eleman gönderen biri olması da ayrı bir sorun! Sonuçta en değerli anlarınızdan geriye hayal kırıklığıyla dolu, özensiz fotoğraflar kalıyor...

Bir doğum fotoğrafçısı olarak hastanenin ameliyathaneye/doğumhaneye hiçbir koşulda fotoğrafçı almamasını kabul edebilirim. Fakat "şu girebilir, bu giremez" tavrı ailelere de, mesleğini doğru düzgün yapan insanlara da büyük haksızlıktır. Kendi müşterilerimle yaşadığım tecrübelere dayanarak söylüyorum ki; son dönemde anlaşmalı fotoğrafçı şartı koyan hastanelerde doğum yapmasına rağmen ameliyathane içindeki fotoğrafları gözden çıkarıp, en önemli günlerinde yanlarında anlaşmalı fotoğrafçıyı değil, kendi seçtiği fotoğrafçıyı görmek isteyen ailelerin sayısı giderek artıyor. Hayata merhaba diyen bebeklerinin ilk saatlerini, onu beklerken yaşadıkları heyecanı, ona kavuşan babanın mutluluğunu, bebeğini ilk kez emziren annenin huzurunu en doğal ve en güzel şekilde fotoğraflarıma yansıtabiliyor olmam aileleri zaten fazlasıyla mutlu ediyor.

Konu ile ilgili Change.org'da oluşturulan kampanyaya herkesin destek vermesini ve duyurmasını rica ediyorum. Detaylar burada! #fotografcimadokunma tag'iyle sosyal medyada (twitter, instagram vb.) yapılacak paylaşımlar da baş tacıdır ;)

31 Aralık 2013 Salı

2014'e doğru; Premier Jour...

Yılın ilk düğününü Mersin'de çektim bu yıl. Son düğününü ise 400 km. uzakta, Malatya'da, karlar içinde çektim. Bu yıl çooooook uzaklarda, Trabzon'da bile düğün fotoğrafı çektim. Yılın ilk bebeği 2013'ün ikinci günü doğan dünya güzeli Nil'di. Son bebeği ise Aralık sonunda dünyaya gelen Barlas oldu. Bu yıl da çok renkli çiftlerin fotoğrafını çektim. "Bu gelinle nasıl biter bu çekim" diye gerilmişken mesela, o çekim yılın en iyi, en neşeli çekimine dönüverdi! Üç buçuk sene önce doğum fotoğraflarını çektiğim Altan, abi oldu bu yıl. Kardeşinin doğum fotoğraflarını çekmek yine bana düştü :) Nişan fotoğraflarını çektiğim çiftler bu yıl birbirlerine "evet!" derken yine yanlarında ben vardım. Daha önce düğün fotoğraflarını çektiğim bir sürü gelin&damat bu yıl anne&baba oldu. Hayatlarının en güzel günlerinde hep yanlarında oldum ve çektiğim fotoğraflarla hikayelerini yazma şansını yakaladım.

Mucizeler gördüm bu yıl. Babamın "çok zor" denilen hastalığını hızla ve harika bir şekilde neredeyse yendiğine, "dua etmekten başka çare yok" denilen kuzenimin şimdi ikinci hayatını yaşadığına şahit oldum. Normalde hiçbir konuda beklemeye tahammülü olmayan ben, sanırım bu yıl en çok sabretmeyi öğrendim. Ömürlük dostluklar kurdum bu yıl. Otuzlu yaşlarımda tanıştığım ve hayatımda hep olmasını istediğim harika insanlar girdi hayatıma. Bu yıl, üç dört yıldır görüşmediğimiz eski dostlarımla kaldığımız yerden devam etmeye başladık, aynı içtenlikle. Oğlum yürümeye ve bıdır bıdır konuşmaya başladı bu yıl :) Yani mutlulukların en büyüğünü yine annesine Uras yaşattı aslında!

Premier jour.. Fransızca "ilk gün" demek. Ben ailemle, sevgilimle, oğlumla, dostlarımla, çok severek yaptığım işimle her günü "ilk gün gibi" yaşamak istiyorum bu yıl da. Size de tavsiye ederim. Bırakın olmuşu, bitmişi geride. Yüzünüzü güneşe çevirin. Bugün yılın son günü değil, uzun ve heyecanlı bir hayatın ilk günü olsun!






18 Haziran 2013 Salı

İşte bunlar hep nazar!

31 Mayıs'tan bu yana;
"-Dizilerin aranan (!) oyuncusu bir beyin yaşananları "bize nazar deydi" diyerek açıklayabildiğini...

-Herkesten önce "başbakanla görüşeceğim" diye ortaya atlayan profesyonel jüri üyesi bir hanımefendinin, olayların "Gezi Parkı"nda geçtiğinden dahi emin olmadığını...
-Yabancı kanallar olayları tüm çıplaklığıyla yayınladığı zaman "rezil olduk" diye dövünüp, ülke imajı için kaygı duyanları...
-Acı haberler üst üste gelirken "ekonomi zorda, çok para kaybettik yha :(" diye ağlayan jölelileri...
-Biber gazının önlem amacıyla değil ceza olarak kullanıldığını...
-Ortamlara bodoslama dalıp, biber gazını içine çekerek eylemi kişisel bir şova dönüştürüp, durumdan nemalanmaya çalışanları...
-Bir hukuk devletinde avukatların yaka paça, yerlerde sürüklenerek gözaltına alındığını... (İstanbul Adalet Sarayı Avrupa'nın en büyük adalet sarayı binası. Fakat ben bilemedim; Adalet, sarayın hangi odasında?)
-Zamanında kendi özgürlükleri için Avrupa'nın kapısını aşındıranların, şimdi Avrupa'yı kale almadığını...
-Mazlumun eline fırsat geçince nasıl da zalimleştiğini...
-Caminin müezzini "içki içmediler, biri içki içecek olsa bu çocuklar onları dışarı atardı" dese de müezzine bile itimat edilmediğini...
-İnsanların güvenliğinden bizzat sorumlu olanların "çocuklarınızın can güvenliği yok" dediğini...
-Birkaç tanesi hariç Türk televizyonlarının ne kadar yandaş, ne kadar korkak olduğunu...
-Tam yedi gazetenin aynı manşeti atabildiğini...
-Türkiye'nin en geniş tabanlı muhalif hareketine meclisteki muhalefet partilerinin katılmadığını...
-Mecliste tabiri caizse sadece "üç beş" cesur insan olduğunu...
-Bir polisin ölümüyle "sizden - bizden kavgası"na girecek kadar karaktersiz insanların da ne yazık ki var olduğunu...
-Meydanlarda sadece paradan ve rakamlardan söz edildiğini...
-Binlerce kişi yaralanıp, beş kişi ölmeden yargı kararına saygı duyulmayacağını...
-Öfkenin dini imanı olmadığını...
-Şiddetin kadın çocuk ayırmadığını..." gördü bu gözler!

Ne yazık ki şiddet hala devam ediyor!

Mesele "ben böyle istiyorum, inadım inat" noktasına geldiği için, gözyaşları, akan kanlar, vahşet durmuyor. Bu olanların sebebi bence "Bana ne, seni sevmiyorum, git!" değildi ki... Yaşananların sebebini açıklayabilecek en makul cümle; "Beni de dinle, anlamaya çalış, senin gibi düşünmüyor olabilirim, buna saygı duy!" olabilir ancak.


Not: Fotoğraf - Reuters

21 Mayıs 2013 Salı

Oğluma "bir yaş" mektubumdur...

Hayatım boyunca "keşke"lerim oldu benim. "Keşke şunu yapmasaydım", "keşke böyle olsaydı", "keşke şuraya gitmeseydim", "keşke burada kalsaydım" gibi.. Büyük pişmanlıklarım olmadı fakat küçük keşkelerim fazlaydı. İnsan doğası gereği merak ediyor tabi, "...olsaydı/olmasaydı ne olurdu"yu :) Seni kucağıma almamla bıçak gibi kesildi tüm keşkelerim! "Hayat" dedim, "oğluma gidiyormuş meğerse geçtiğim yollar"... 

Seninle birlikte...


Sakinleştim, büyüdüm, olgunlaştım, sabır ne demek çok güzel öğrendim, şartsız şurtsuz sevmenin ne olduğunu gördüm, güçlendim. "Hayatımın dönüm noktası oldun" desem abartmış olmam. Annemin kıymetini anladım, çok iyi anladım ;) Eskiden olsa sinirleneceğim bir sürü şeyi zerre önemsemediğimi gördüm. Kendimi bir kenara bırakıp, senin mutluluğun, huzurun, rahatın için çabaladığım çok fazla zaman oldu ve bundan büyük haz aldım. Korkup bana sarıldığın anlarda, sana güven verdiğim için kendimle gurur duydum. Kocamın, hayallerimin ötesinde bir baba olduğunu da senin sayende gördüm :) Hayata dair kaygılarım değişti, önceliklerim tepetaklak oldu. "Rahatlık ve keyif" anlayışım "Bodrum koylarında, elimde Baileys'imle pırıl pırıl denize karşı uzanmak"tan "azcık daha kuduralım da yemekten sonra şöyle bir iki saat deliksiz uyusun, ben de bir kahve içeyim"e döndü :)

Aslında biliyorum ki sana duyduğum sevginin nasıl bir şey olduğunu sana ya da bir başkasına anlatabilmem mümkün değil. Karşılıksız, çıkarsız, çok büyük ve çok tutkulu bir şey çünkü bu. Ve en büyük "aşk hikayeleri" bu aşkın yanında sönük kalır. Hangi tarih sabah uyanıp ayaklarını öpüp, ısırdığın bir aşkı yazabilir ki :))) Biliyorum ki duygularını göstermeye ve şakır şakır konuşmaya başladığında, ara sıra söylediğin "innee" yerini "annem"e bıraktığında, yalvartmadan kendi isteğinle beni öpeceğin günler geldiğinde şu an hissettiğim aşk 100'le çarpılacak :)

Keşkesiz bir hayat...


Benim için annelik "keşke" dememektir özetle. Yanlışlarımla, doğrularımla, gidenle, kalanla, olanla, olmayanla kabullendim hayatımı. Sayende barıştım geçmişle. Artık senden önceki seneleri "iyi ki"lerle anıyorum... Öyle bir tatlı, huzurlu, mutlu yaptın beni :) Çoğu zaman yüzümde salak bir sırıtma oluyorsa, durup dururken mutluluktan gözlerim doluyorsa, sabahın köründe neşe içinde uyanıyorsam bir senedir, sebebim sensin ;) İyi ki doğdun Uras!

Tuğba Ölçer

15 Nisan 2013 Pazartesi

Postpartum Depresyon!

Şu hayatta başınıza gelebilecek en güzel şey bir bebek dünyaya getirmek. 34 yaşımla bunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Yeni doğan bebeğin bakımı esasen çok kolaydır. Emzir, gazını çıkart, altını değiştir. Hepsi bu! Fakat bu durum 7/24 sürdüğü için annenin alışması biraz zaman alıyor. Kendimden örnek vereyim. Doğumun olduğu günün gecesi ve ertesi gece olmak üzere iki gece hastanede yattık. Eve çıktığımızda, hastanede kaldığım 48 saatlik zaman içerisinde toplamda iki buçuk - üç saat uyumuş olduğumu farkettim. Sonraki geceler, gündüzler boyunca da uykusuzluk devam etti. Bu düzene alışmak zor değil bence. Benim en büyük şansım annemin eve geldiğimiz an itibariyle hep yanımızda ve bize büyük destek olmasıydı. Evin düzeni ile annem ilgileniyordu. Benim görevim sadece bebeği emzirmekti :)

Yeni doğan bebek sadece emmek ister! Buna programlanmış bir şekilde doğuyorlar :) Gak dese meme vereceksin, guk dese meme vereceksin. Onu doyurmanın ve sütü arttırmanın tek yolu bu. Sütünün olması için iki şeye ihtiyacı var annenin; su ve uyku. Bol bol su içeceksin, günde 3 litre falan. Uyku için tek şansın da bebeğin uyuduğu anlar. Gece ya da gündüz farketmiyor, bebek uyuduğu zaman anne de uyuyacak! Bu 20 dakika da olabilir, iki saat de. Fakat olması gereken budur. Çünkü yeni doğmuş bebeğin gece-gündüz kavramı henüz yoktur. Gündüz oturayım gece uyurum dersen fena halde yanılırsın. Çünkü acıkıyor bebek ve en fazla zaten 2-3 saat uyuyor. O da her gece, her emzirmeden sonra iki - üç saat sanma :) Öyle bir düzen yok!

Bunca yazdığımın bir sebebi var tabi. Uykunun, dinlenmenin, rahat rahat yayılıp emzirmenin baş düşmanını açıklıyorum: Bebeği görmeye, göz aydına gelen akrabalar, konu komşu, eş dost! Yemin ederim delirmemek mümkün değil. Tam 21 günlük anneyken şu tespiti yaptım ve oğlumun bir yaşına gireceği bu günlerde hala arkasındayım tespitimin: Postpartum depresyonun (lohusa depresyonu, lohusa bunalımı) bebekle alakası yoktur! Eş, dost, akrabadır seni bunalıma sokan! El kadar bebe, sadece emiyor ya, seni ne diye bunalıma soksun? Bir yükü yok. Koyuyorsun yatağına öyle kalıyor sabi. Altını değiş, emzir, gazını çıkar, ondan mutlusu yok. Üç dört kilo bir şey zaten. Kucakta taşımakta ne var. Fakat öyle salakça gelenekler var ki, insanlar hala o kadar düşüncesiz ki.. Haber vermeden "lohusa kadın, nereye gidecek canım" kafasıyla çat kapı gelenleri mi arasın, bebeğimi emzirdiğim için salonda sadece 20 dakika bekleyip "yanımıza gelmedi bile" diye bire bin katarak anlatanları mı... Mahrem diye bir şey yok insanlarda. Ne mecburiyetim var herkesin içinde mememi açıp bebeğimi emzirmeye? Apartmanda hiç görüşmediğim, sadece asansörde karşılaştığımda selamlaştığım komşuların gelmesine hiç diyecek söz bulamıyorum. O günlerde sütüm çok yetmediği için mama desteği yapmak zorunda kalmıştım oğluma (bir sene oldu hala bu içimde derin bir yaradır.) Bunu bilen, duyanlardan "ay niye mama veriyorsun, verme" diyenleri gördü bu gözler :) Sanki ben gerizekalıyım, bilmiyorum anne sütü alması gerektiğini. Henüz 15-20 günlük bir anneyken ve bebekle ilgili her konuda aşırı derecede hassas bir dönemdeyken yine bebek görmeye gelip "ay geçen görümcemin eltisi doğum yaptı" diye söze başlayıp kesinlikle duymayı kaldıramayacağım şeyler anlatan densizlerle de karşılaştım ne yazık ki. Doğum yaptığım andan itibaren ilk üç hafta içinde yaşadığım bu tip olaylar sonucu hayatımdan altı kişiyi (ki dördü canım ciğerim dediğim, bana kardeş olan, abla olan, her şeyimi paylaştığım, yediğim içtiğim ayrı gitmeyen insanlardı) çıkardım. Yapmadığım ve asla yapmayacağım davranışlarım olduğunu iddia ederek, bir de bunun dedikodusunu yaparak kalbimi kırdılar. Hayatımın sonuna kadar yüzlerini görmek istemiyorum, artık siz anlayın nasıl bir tutumla karşılaştım.

Neyse ki bebeğimin sağlığı yerindeydi ve her şey olması gerektiği gibiydi. Gündüzleri annemin, akşamları kocamın desteğiyle güzel atlattık uykusuz dönemleri... Kim bilir, isabet oldu belki de bazı şeyler, bahar temizliği yapmış oldum özel hayattan insan silerek ;) Siz siz olun, yeni doğum yapmış bir yakınınız varsa ilk bir ay bi rahat bırakın. Bir alışsın anneliğe, emzirmeye, bebeğine... Telefon edin istediğiniz zaman, müsaitse cevap verir zaten, neden ziyarete gitmediğinizi de söyleyin kendisine ki yanlış anlaşılmalar olmasın :)

Not: Can sıkıcı bir konu olduğu için oğlumun fotoğraflarıyla ruhu biraz değişsin yazının istedim :)

20 Mart 2013 Çarşamba

"Beğenip Paylaşmazsa Ölecek" Facebook İnsanları!

Aslında uzun zamandır yazmaya niyetli olduğum bir konu bu. Ara sıra sosyal medyada kullandığım diğer platformlarda kısa bir takım eleştirilerim olmuştu. Fakat şöyle detaylı bir yazı şart oldu son dönemde. Sosyal Medya büyük bir güç. İyi ya da kötü her şey ışık hızıyla yayılıyor. Mantıklı ve faydalı kullanımını her durumda ve ortamda savunurum. Fakat her platformda olduğu gibi Facebook'ta da var bir takım tuhaf insanlar. Kendi arkadaş listemde öyle insanlarla karşılaşıyorum ki bazen, ağzım bir karış açık kalıyor. Bazen insanların kafalarının ne seviyede çalıştığını görünce dehşete düşüyorum. Listenden çıkarsan bir türlü, çıkarmasan bir türlü :) Neyse ki neyi göreceğimi "kontrol edebilmek" elimde. Bir kaç tıkla saçma paylaşımlarda bulunanları haber kaynağında görmemeyi ayarlayabiliyorum. Şimdi madde madde sıralamaya başlıyorum ilginç bulduğum Facebook insanlarını :)

1-Her şeyi paylaşanlar!
Gerçekten "özel olan" ve "özel kalması gereken" şeylerin uluorta paylaşılması durumu beni çok rahatsız ediyor. Örnek vermem gerekirse; aşılama yöntemiyle hamile kalan bir kadının ve eşinin aşılama yaptıracakları güne doğru 20'den geriye saydıklarına şahit olmuş bir insanım :) İnsan hangi akla hizmet bunu Facebook'ta arkadaşlarıyla hatta arkadaşlarının arkadaşlarıyla paylaşma gereği duyar anlamam mümkün değil. Ya da olur olmadık şeyleri paylaşıp, konu hakkında seviyesizce bir yorum yapıldığında ortalığı ayağa kaldıran tipler de var. Sen neyi kiminle paylaştığına dikkat edersen, kimseye de saçma sapan bir yorum yapma fırsatı vermemiş olursun, yanılıyor muyum?

2-Facebook durum güncellemesi ile hastalık, ölüm duyurusu yapanlar!
Benim bildiğim, ölüm ilanı gazetede verilir. Ya da insanlar birbirini arayarak haber verir bunu. Sen tanıdığın bir iki kişiyi ararsın, o iki kişi başka birilerini arar, öyle duyulur zaten. Facebook'ta yazılması bana çok tuhaf geliyor. Hadi onu da geçtim, "x arkadaşımızın annesi vefat etti" bildirimini like edenlere ne demeli? Nasıl bir dünyası var bu insanların merak ediyorum. Olayın hastalık boyutu daha enteresan bence, daha "online" yaşanıyor çünkü. Bizzat gözlerimle gördüğüm bir olayı paylaşacağım sizinle. Listemdeki üniversite mezunu, iyi bir iş sahibi, belirli bir çevresi olan bir kişi geçtiğimiz aylarda bir hastaneden yer bildirimi yapmış. Bu yer bildiriminin altına bir ton yorum yapılmış: "hayırdır"lar, "geçmiş olsun"lar, neler neler.. En az 20-25 yorumun en altına bir dangalak "canım merak ediyoruz seni, bir şey söyle, önemli bir durum yok değil mi?" yazmış. Merak ediyoruz nedir ya??? Facebook ailesi olarak mı merak ediyorsunuz acaba? Yahu telefon diye bir icat var. Elinde tuttuğun, o yorumu yazdığın şey bir telefon! Bir zahmet rehberden adını bul ve arama tuşuna bas! Neyse, yer bildirimini yapan kadın jet hızıyla cevap yazar bu arkadaşına; "yok cnm, midemi üşütmüşüm, serum taktılar, şimdi eve geçiyoruz." İnanamıyorum ya. Yaşadığım şoku ifade etmeye kelimeler yetmiyor... Bir de çoluğunun çocuğunun hastalığını Facebook'ta duyuranlar var. Bu en enteresanı. Yani çocuğun hastayken, hatta hastanede yatarken bunu Facebook'ta durum güncellemesi olarak herkesle paylaşmak "dikkat çekme çabası" değil de nedir? O durumda Facebook nereden aklınıza geliyor ki?

3-Her şeyi beğenenler!
Akıllının biri boş beyaz 500x500 px boyutlarında bir görsele "Tek dileğim çocuğumun mutlu olması diyorsanız beğenin!" yazıp yayınlamış. Bu .jpg 19229 like ve 1762 share almış. Listemden biri bunu paylaştığında gözlerime inanamadım. Elveda ay, elveda feza... Bu tiplerin dallı güllü kandil mesajlarından Temel fıkralarına kadar geniş bir beğeni ve paylaşım yelpazeleri vardır.

4-Facebook sponsor oldu palavrasını yiyenler!
Bu tiplere diyecek sözüm yok zaten. "Facebook bu kişiye/çocuğa sponsor oldu, her paylaşım için 1 TL. ödeyecek" notuyla paylaşılan hasta bir genç kız ya da bebek fotoğrafı ile arkadaş listemde ne çok gerizekalı olduğunu görme fırsatım oluyor :)))

5-Orta yaş ve üzeri ev kadınları!
Her level'dan cocuklarının tüm okul etkinliklerini, karnelerini, tatil maceralarını fotoğraflarıyla an be an paylaşan anneler oluyor bunlar. Artı inanılmaz bir yorum trafikleri vardır kendilerinin. Hayat hızlarına kesinlikle yetişemezsiniz. Yarım saat önce "evde yemek yapıyor"ken durumu, bir de bakarsınız başka bir lokasyondan yer bildirimi yapmış "kahwe zamanı" diye :)))

6-Ortak hesap açan çiftler!
Kıskançlıktan mı, "biz" olmayı abartmaktan mı acaba bilemiyorum. Anlam veremediğim hareketlerden biri. Bir bakıyorsun gayet kadınsal bir paylaşım yapıyor, bir bakıyorsun lanlı lunlu futbol geyiği. Bunların en fenası da kadın haklarına önem verip, kadının evlenmeden önceki soyadını da hesap adına ekleyenler oluyor. Kadının adı + erkeğin adı + kadının bekarlık soyadı + erkeğin soyadı şeklinde Brezilya dizisinden fırlamış bir hesap adı çıkıyor ortaya!

7-Aktivistler!
Toplumsal olaylar karşısında hemen 1.000.000 kişi olmak için bir araya gelir bunlar :) Işık açıp kapama eyleminden, meydanlarda dans etme eylemine kadar her etkinliğe katılırlar. Bu grubun erkeklerinin hepsi birer Cumhuriyet bekçisidir, kadınları da meme kanseri vb. hastalıklara dikkat çekmek için şifreli komiklikler yaparlar.

Not: Fotoğraf 25 Şubat - 5 Mart 2011 tarihleri ​​arasında Porto'da 31.si düzenlenen Fantasporto Oporto Uluslararası Korku Film Festivali'nin, aynı zamanda festivalin sponsoru olan, Jornal de Notícias gazetesindeki reklamıdır...

8 Mart 2013 Cuma

Bir 8 Mart Yazısı; Kabullenmiş Kadınlar!



Bebeğinin doğum fotoğrafını çektiğim annelerden biri olan sevgili arkadaşım Ayça Bayram bir kaç saat önce Facebook'ta şu iletiyi yazdı; "Kadınlar gününü neden kutladığımızı anlayabilmiş değilim. Neden erkekler günü yok ya da bu ayrım niye? Bugünün kutlanması kadının ezik olduğunun ortaya konulmasından başka bir şey degil. -Diğer günler ikinci sınıf muamelesi yapmak mübah bari bir gün mutlu edin- gibi bir şey. Kutlamıyorum kimsenin kadınlar gününü!"

O kadar katılıyorum ki Ayça'ya. O kadar güzel özetlemiş ki içimdekileri. Etraf "Kabullenmiş Kadınlar" ile dolu. Kadına şiddetin envai çeşidinin (fiziksel, ruhsal vb.) alıp başını gittiği bir toplumda yaşıyoruz. Her yaştan her sınıftan kadına tecavüz haberleri manşetlere taşınıp duruyor. Cahili (bazen okumuşu da) evinde dayak yiyor. Eğitimlisi bazen sırf kadın olduğu için emeğinin karşılığını alamıyor. Sokak ortasında dövüleni mi ararsın, öldürüleni mi? Hala ellerde pankartlarla yürüyerek bu iğrençlikler protesto ediliyor. Dünyanın dört bir yanında kadınlar aynı anda dans ederek "şiddete hayır" diyor. Plazalarda, alışveriş merkezlerinde kadınlara birer tane gül verilerek kadınlar günü kutlanıyor. Sosyal sorumluluk projesi adı altında Mehmet Turgut'a ünlü kadınların her zamanki gibi bol plastik makyajlı fotoğrafları çektiriliyor. Ya da ünlü erkekler 8 Mart Dünya Kadınlar günü şerefine, bizimle aynı duyguları hissetmek adına(!) yine Mehmet Turgut'un objektifine, oje, ruj sürerken, kafada bigudiyle poz veriyorlar. Midem bulanıyor. Her sene aynı kareler, aynı lanet okumalar, aynı "kadınlar değerlidir, çiçektir" hikayeleri.


Yıl olmuş 2013 hala bu ülkede kadınlar "gün" yapıyorlar ya. Bir de erkekleri "kahveye gidiyor, boş boş oturuyorlar" diye eleştirir çoğu. Şu hayata bir defa geliyoruz. Tek işi gücü pasta börek yapıp, ev temizleyip misafir ağırlamak, konu komşu, gün gün gezmek, sonra da günde aldığı kiloları pilates salonunda vermeye çalışmak olan kadınlar görüyorum, içim acıyor. Bilgisayarla tek bağlantısı Facebook'ta fotoğraf ve video paylaşmak olan kadınlarla dolu bu ülke. Hatta hala bilgisayarı / interneti olmayan / bilmeyen o kadar çok kadın var ki. Yazık, çok yazık. Güne vereceğiniz parayı kitaplara yatırın. Google'a "İffet dizi izle" yerine "6-7 yaş çocuk gelişimi" yazmayı deneyin.

Kadına yapılan her türlü şiddete son verilmesinin tek bir yolu var: Oğullarımızı eğitmek! "Aman oğlum, paşam oğlum" diyerek büyütmemek! Daha şurda bir kaç sene önce Gülben Ergen hanımefendi bir röportajında "erkek annesi olmayı çok havalı buluyorum" demişti de şoka girmiştim. Bu kafayla daha çok şiddet haberleri okunur bu ülkede. Kadının kadına en büyük iyiliği, kadını erkeği bilen, birbirine saygı duyan, kadın ve erkeğin eşit olduğunu anlayacak evlatlar yetiştirmek olacaktır. Gelecek nesillerin sizin ellerinizde şekil aldığını görün ve gücünüzü kullanın artık.

31 Aralık 2012 Pazartesi

2012 biterken...

Çok çalıştım bu yıl. Çok yoruldum. Doğumdan, düğüne, nişana binlerce kare fotoğraf çektim. Çok güzel bebeklerin doğumuna şahit oldum, çok güzel annelerin elini tuttum, çok güzel babaları ağlarken ben gördüm. Bazı afacan bebekler doğar doğmaz, daha göbek bağı kesilmeden üzerime çişini yapıverdi :) Çok güzel anneannelere, babaannelere ilk ben verdim müjdeyi; "çok tatlı bir torununuz oldu" diye. Çok güzel çikolatalar yedim bebeklerim sayesinde. Çok güzel gelinlerin heyecanına ortak oldum bu sene. Kuaförde işler bazen ters gittiğinde moral verdim onlara. Güldürdüm saçları yapılırken. Arkadaşlarımın ismini yazdırdım ayakkabılarının altına. Saç ya da makyaj konusunda kararsız kaldıklarında fikir verdim. Damat geç kaldığında ben sakinleştirdim gelini :) Ennnn "kasılırım ben, poz veremem" diyenleri güldürdüm, harika pozlar verdirdim :) Yaptığım iş sayesinde bir sürü yeni arkadaş edindim. Doğum ya da düğün fotoğraflarını çekmek için tanışıp, bildiğin "dost" oldum bazılarıyla. Kargocular bana çalıştı bu sene. Bazen haftanın her günü bir albüm geldi, bir albüm gitti. Albümlerini gönderdiğim insanlardan çok güzel telefonlar aldım :) Çooook fazla gelinden ve yeni anneden "iyi ki o gün sen vardın yanımda" cümlesini duydum. Bir pazar kahvaltı sofrasındayken ya da gece 01:30'da uykumun en tatlı yerinde gelen telefonda "sancım başladı, hastaneye gidiyoruz" cümlesini de duydum! Erken doğumda doktorla aynı anda odaya girdiğimde doktoru boşverip "Tuğba geldiiii!" diye yetiştiğim için beni alkışlayan aileler de oldu :) Erken doğum olmasın diye anneyle birlikte dua ederek taaa Şanlıurfa'ya doğum fotoğrafı çekmeye gittim. Gitmişken de çok güzel yemekler yedim :) Düğün fotoğrafı çekmek için sabahın köründe yola düşüp, Gaziantep'e de gittim, İstanbul'a da, Mersin'e de, Diyarbakır'a da, Ankara'ya da!



"Hep iyi şeyler mi oluyor, hep iyi insanlar mı çıkıyor karşına, hep mi keyifli bu çekimler?" diye sorarsanız, "ben böyle olanları hafızama kaydetmeyi ve hatırlamayı seçiyorum" cevabını veririm size :) Umarım bu sene herkes "iyi insan" olmayı seçer ve iyi bir seneyi hak eder. İyi seneler diliyorum iyi insanlara!

Tuğba Ölçer