anne olmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anne olmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ocak 2018 Salı

Kötü anları paylaşmak ya da paylaşmamak?

Son yıllarda sosyal medyada hakim olan genel akım sanıyorum; "her şeyini paylaşmak!" Tercih meselesi tabi ki. Özel hayatını anbean paylaşıp saygı duyulmasını beklemek, saygı duymayana "bu benim özel hayatım" diye çemkirmek.. İlginç buluyorum bu insanları. Hayatını didik didik gözler önüne sereceksin ve eleştiri kaldıramayacaksın ha? Tuhaf gerçekten.. Ben şahsen bu tarz ifşaların caps'ini alıp yakınlarımla paylaşıp çok eğleniyorum. Hemen hemen her gün "ya bir insan bunu neden paylaşır?" dediğim şok görüntülerle karşılaşıyorum.

19 Nisan 2014 Cumartesi

Oğluma "iki yaş" mektubumdur...


-Gel anne

-Kalk anne

-Masal oku anne

-Salona gidelim anne

-Ballı süt yap anne

-Klip izleyelim anne

-Daddy Finger'ı aç anne...

7 Şubat 2014 Cuma

Röportaj: Amerika'da doğum!

Ebru Ekmekçi sosyal medyanın hayatıma armağan ettiği insanlardan biri :) 2012’nin son günlerinde Kaya, Ebru ve Meriç’le çok keyifli bir yeni yıl çekimi yaptık. Çekimle başlayan tanışmamız zaman içinde güzel bir dostluğa dönüştü. Hatta şimdi çocuklarımız bile arkadaş :) Ebru doğum için Amerika Birleşik Devletleri’ni (işbu yazıda bundan böyle Amerika diye geçecektir) tercih eden bir anne. Amerika'da doğumu destekleyenler olduğu kadar saçma, gereksiz vb. bulan insanlar da var. Bana kalırsa bir ailenin çocuğuna en büyük hediyelerinden biridir bu iş! Amerikan vatandaşı olmanın getirdiği ayrıcalıklar ortada. Hele de günümüzde Amerikan vatandaşlığı alabilmek için, bırakın vatandaşlığı bir şekilde Amerika’ya kapak atabilmek için insanların neler yaptığını gördükçe doğar doğmaz Amerikan vatandaşlığına sahip olmanın nasıl bir güzellik olduğunu daha iyi anlıyorum. Ebru bu günlerde ikinci bebeğini kucağına almak için tekrar Amerika’ya gitme hazırlıkları yapıyor. Kızını sağlıkla kucağına almasını diliyor ve sizi Ebru’yla yaptığım röportajla baş başa bırakıyorum...

Amerika'da doğuma nasıl karar verdin?
Ben hep normal doğum yapmak isterdim. Fakat sorunlu geçen ilk hamileliğimin sonlarına doğru doktorların “büyük ihtimalle sezaryen yapmak zorunda kalacaksın” sözleri beni çok düşündürüyordu. Bir gün eşim gelip bana kendimi nasıl hissettiğimi sordu. İlk başta anlam veremedim ama sonra planlarından bahsetti. Yapabilir miyim, ister miyim diye sordu. Ben de tamam dedim ve bir hafta içinde gittik. Tabi bu kadar çabuk karar verebilmemizde orada yaşayan akraba ve arkadaşlarımızın olmasının da büyük etkisi oldu. Gerçi biz hiçbir akrabamıza yakın bir yere gitmemiştik ama olsun varlıkları yetiyordu :)

Kaçıncı haftada uçtun Amerika'ya ve uçak yolculuğun nasıldı?
32. haftamı doldurmuştum. Acaba ülkeye alınır mıyım stresi vardı tabi ama neyse ki göbeğim çok büyümemişti ve fazla dikkat çekmiyordum. Yolculuk gayet rahat geçti. Zaten uçuştan önce görevlilere doktor raporunuzu da gösteriyorsunuz. Onlar da sizinle ona göre ilgileniyorlar.

Hangi eyalete gittiniz? Doktoru ve hastaneyi nasıl, neye göre seçtiniz?
Bizim planımız önce eşimin ağabeyinin yaşadığı Boston'da doğum yapmaktı. İlk başta İstanbul'dan New York'a uçtuk. Orada dört gün kalıp Boston'a geçecektik. Fakat mevsim kıştı ve inanılmaz bir soğuk vardı. O sırada teyzem bizi görmeye New York'a gelmişti. Biz de onunla beraber onun yaşadığı Washington D.C.'ye gidip ne yapacağımıza karar verelim dedik. Bir iki hafta kadar teyzemde kaldıktan sonra radikal bir kararla eşimin daha önce okumak icin gittiği Los Angeles'a gitmeye karar verdik. Yaklaşık beş buçuk saatlik bir uçuşun ardından sıcacık bir yer olan California'daydık. Sanırım o zaman artık 35. hafta içindeydim ama yine de rahat bir uçuş oldu. Benim çocukluk arkadaşım ailesiyle beraber Los Angeles'ta yaşıyordu. Onların da iki kızı var. Doktorumuzdan hastanemize kadar her şeyimizi onlar bizim için ayarladılar. Ben de onlara gözüm kapalı güvendim. Çok şanslıydım, her şey yolunda gitti.

Doktorun nereliydi? İletişiminiz nasıldı?
Doktorum Amerikalıydı. İngilizce konuştuk. Bana tıbbi terimlerde hep yardımcı oldu. Gayet anlayışlıydı.

Gebelik takibini Türkiye ile karşılaştırmanı istesem...
Gebelik takibi orada bambaşka. Bir kere benim ultrason resimlerinden oluşan albümümü gördüğünde doktorum çok sinirlendi ve bunun çok cahilce olduğunu söyledi. Son sekiz haftamda sadece bir kere ultrasona girdim. Onun dışında gittiğim rutin kontrollerde sadece bebeğin kalp atışı dinleniyordu. Doktor el yordamıyla bebeğin kafasını buluyor ve metreyle göbeğimi ölçüp her şeyin yolunda olup olmadığını söylüyordu. Örneğin 36. haftada 36 cm. çıkıyorsa her şey yolunda demekti. Yani sistem anam babam usulü yürüyordu.

Hastanede Türkiye'den farklı bir uygulama var mıydı?
Türkiye'de doğum yapmadım ancak doğum yapan çok kişinin yanında bulundum. Orada tabi buradaki gibi lüks yok. Lüks derken, hastanenin bebek odası kapısına koyulan süsler, odaya gelen lohusa şerbetleri vb. Ama ilgi alaka gayet iyiydi. Ben çok memnun kaldım. Gerek doktorumun gerekse hemşirelerin ilgileri gayet yeterliydi. Tabi bu yine de hangi hastanede doğum yaptığınızla alakalı olarak değişkenlik gösteriyor. Çok yakın bir arkadaşım iki çocuğunu da Miami'de doğurdu ve gerçekten şartların hiç de iyi olmadığını duydum. En basiti doğumdan sonra, ellerinde fazla olmadığı için, özel oda bile vermemişler. Doğum yapmış başka bir kadınla odayı paylaşmak zorunda kalmış.

Doğum nasıl geçti? Hastaneye ne zaman gittiniz? Kimler vardı yanında?
Annem, eşim ve bendik. Zaten artık 40. haftanın içinde olduğum için her an gelebileceğini biliyorduk ve hazırlıklıydık. Ama tabi doğum başladığında benim dışımda herkes panik oldu :) Sabaha karşı 04:30'da suyumun geldiğini düşündük. Doktorumu aradım, acele etmeden hastaneye gitmemi ve kontrol edilmemi istedi. 06:00 gibi hastanedeydim. Beni, hastaneye yatışımı yapmadan önce, sancıları izlemek için bir odaya aldılar. Bir saat kadar açılma olmasını bekledik. Çünkü suyum gelmeye baslamıştı evet ama hala doğum belirtileri yoktu. Bir saatin sonunda tam bana "sen eve git, bir kadeh şarap iç, rahatla" dedikleri anda doktorum vizitedeydi ve yanıma uğramıştı. "Bir de ben bakayım" dedi ve o gün doğuracağımı söyleyerek yatışımı başlattı. Ardından epidural istedim, onu yaptılar ve beklemeye başladık. Fakat bir sorun vardı. Kaya büyük bir bebekti ve hafif çapraz geliyordu. Bu yüzden biraz zorlanıyorduk. Doktorum benden epidurali kesmek için izin istedi. Kabul ettim ve gerçek doğum sancılarını çekmeye başladığım yarım saat içinde doğurdum.

Amerika'da doğum sonrası bebeğe yapılan aşı ve kontroller neler?
İki yaşa kadar olan aşı sistemi Türkiye'yle aynı. Bir tek orada verem aşısı yapılmıyor ki eğer Türkiye'ye döneceğinizi söylerseniz onun yapılması da zorunlu. Sanırım burada sorulmadan yapılan ama orada mutlaka izinle yapılan tek bir şey var. Bebek doğduğunda gözünün kuruluğunu almak için bir damla damlatmak istiyorlar ve henüz doğum yapmış olduğunuz o anda sizden bunun iznini istiyorlar.

Maliyetlerden bahsedelim biraz.. Ev kirası, araba kiralama, doktor/hastane ücreti?
Aslında bu tamamen arz ve talebe göre değişebilen bir şey. Nasıl ki Türkiye'de A hastanesinde doğum yapmakla B hastanesinde doğum yapmak aynı ücret değilse, Amerika'da da değil. Öncelikle eyaletler arası fiyatlar çok değişiyor. Aynı şekilde bazı şehirlerde arabasız yaşayamazsınız ama bazı şehirlerde de araba size çok pahalıya mal olur o yüzden toplu taşıma araçlarını kullanmanız gerekir. Özetle şunu söyleyebilirim ki tüm doğumu 5000 dolara mal edeni de duydum 35000 dolara da. 

Doğumdan kaç gün sonra döndünüz Türkiye'ye?
Doktorumuz 15 gün sonra uçabileceğimizi söylemişti fakat biz bir ay bekleyip öyle döndük.

Bebekle uzun uçak yolculuğu nasıldı?
Zaten o dönemde çok sık aralıklarla emzirdiğim için yolculuk boyunca pek uyuduğum söylenemez. Ama Kaya rahat bir bebekti. Yol boyunca yedi, içti, yattı diyebilirim. Bebekle uçuşta en önemli şey kulakları tıkanmasın diye kalkış ve inişlerde hep emzirmek. Eğer emzirmiyorsanız da mama saatini mutlaka denk getirip biberonla beslemek. İşin en güzel tarafı saat farkından dolayı olan ”jet lag”ı hiç yaşamadık. Çünkü zaten hali hazırda gecemiz gündüzümüze karışmış durumdaydı.

Amerika'da yapacağın ikinci doğumunda ilkinden farklı bir düşüncen/planın var mı?
Pek yok. Umarım her şey birincide olduğu kadar rahat ilerler. Çünkü bu sefer bir de yanımızda ilgi bekleyen bir ağabey olacak :)

21 Mayıs 2013 Salı

Oğluma "bir yaş" mektubumdur...

Hayatım boyunca "keşke"lerim oldu benim. "Keşke şunu yapmasaydım", "keşke böyle olsaydı", "keşke şuraya gitmeseydim", "keşke burada kalsaydım" gibi.. Büyük pişmanlıklarım olmadı fakat küçük keşkelerim fazlaydı. İnsan doğası gereği merak ediyor tabi, "...olsaydı/olmasaydı ne olurdu"yu :) Seni kucağıma almamla bıçak gibi kesildi tüm keşkelerim! "Hayat" dedim, "oğluma gidiyormuş meğerse geçtiğim yollar"... 

Seninle birlikte...


Sakinleştim, büyüdüm, olgunlaştım, sabır ne demek çok güzel öğrendim, şartsız şurtsuz sevmenin ne olduğunu gördüm, güçlendim. "Hayatımın dönüm noktası oldun" desem abartmış olmam. Annemin kıymetini anladım, çok iyi anladım ;) Eskiden olsa sinirleneceğim bir sürü şeyi zerre önemsemediğimi gördüm. Kendimi bir kenara bırakıp, senin mutluluğun, huzurun, rahatın için çabaladığım çok fazla zaman oldu ve bundan büyük haz aldım. Korkup bana sarıldığın anlarda, sana güven verdiğim için kendimle gurur duydum. Kocamın, hayallerimin ötesinde bir baba olduğunu da senin sayende gördüm :) Hayata dair kaygılarım değişti, önceliklerim tepetaklak oldu. "Rahatlık ve keyif" anlayışım "Bodrum koylarında, elimde Baileys'imle pırıl pırıl denize karşı uzanmak"tan "azcık daha kuduralım da yemekten sonra şöyle bir iki saat deliksiz uyusun, ben de bir kahve içeyim"e döndü :)

Aslında biliyorum ki sana duyduğum sevginin nasıl bir şey olduğunu sana ya da bir başkasına anlatabilmem mümkün değil. Karşılıksız, çıkarsız, çok büyük ve çok tutkulu bir şey çünkü bu. Ve en büyük "aşk hikayeleri" bu aşkın yanında sönük kalır. Hangi tarih sabah uyanıp ayaklarını öpüp, ısırdığın bir aşkı yazabilir ki :))) Biliyorum ki duygularını göstermeye ve şakır şakır konuşmaya başladığında, ara sıra söylediğin "innee" yerini "annem"e bıraktığında, yalvartmadan kendi isteğinle beni öpeceğin günler geldiğinde şu an hissettiğim aşk 100'le çarpılacak :)

Keşkesiz bir hayat...


Benim için annelik "keşke" dememektir özetle. Yanlışlarımla, doğrularımla, gidenle, kalanla, olanla, olmayanla kabullendim hayatımı. Sayende barıştım geçmişle. Artık senden önceki seneleri "iyi ki"lerle anıyorum... Öyle bir tatlı, huzurlu, mutlu yaptın beni :) Çoğu zaman yüzümde salak bir sırıtma oluyorsa, durup dururken mutluluktan gözlerim doluyorsa, sabahın köründe neşe içinde uyanıyorsam bir senedir, sebebim sensin ;) İyi ki doğdun Uras!

Tuğba Ölçer

15 Nisan 2013 Pazartesi

Postpartum Depresyon!

Şu hayatta başınıza gelebilecek en güzel şey bir bebek dünyaya getirmek. 34 yaşımla bunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Yeni doğan bebeğin bakımı esasen çok kolaydır. Emzir, gazını çıkart, altını değiştir. Hepsi bu! Fakat bu durum 7/24 sürdüğü için annenin alışması biraz zaman alıyor. Kendimden örnek vereyim. Doğumun olduğu günün gecesi ve ertesi gece olmak üzere iki gece hastanede yattık. Eve çıktığımızda, hastanede kaldığım 48 saatlik zaman içerisinde toplamda iki buçuk - üç saat uyumuş olduğumu farkettim. Sonraki geceler, gündüzler boyunca da uykusuzluk devam etti. Bu düzene alışmak zor değil bence. Benim en büyük şansım annemin eve geldiğimiz an itibariyle hep yanımızda ve bize büyük destek olmasıydı. Evin düzeni ile annem ilgileniyordu. Benim görevim sadece bebeği emzirmekti :)

Yeni doğan bebek sadece emmek ister! Buna programlanmış bir şekilde doğuyorlar :) Gak dese meme vereceksin, guk dese meme vereceksin. Onu doyurmanın ve sütü arttırmanın tek yolu bu. Sütünün olması için iki şeye ihtiyacı var annenin; su ve uyku. Bol bol su içeceksin, günde 3 litre falan. Uyku için tek şansın da bebeğin uyuduğu anlar. Gece ya da gündüz farketmiyor, bebek uyuduğu zaman anne de uyuyacak! Bu 20 dakika da olabilir, iki saat de. Fakat olması gereken budur. Çünkü yeni doğmuş bebeğin gece-gündüz kavramı henüz yoktur. Gündüz oturayım gece uyurum dersen fena halde yanılırsın. Çünkü acıkıyor bebek ve en fazla zaten 2-3 saat uyuyor. O da her gece, her emzirmeden sonra iki - üç saat sanma :) Öyle bir düzen yok!

Bunca yazdığımın bir sebebi var tabi. Uykunun, dinlenmenin, rahat rahat yayılıp emzirmenin baş düşmanını açıklıyorum: Bebeği görmeye, göz aydına gelen akrabalar, konu komşu, eş dost! Yemin ederim delirmemek mümkün değil. Tam 21 günlük anneyken şu tespiti yaptım ve oğlumun bir yaşına gireceği bu günlerde hala arkasındayım tespitimin: Postpartum depresyonun (lohusa depresyonu, lohusa bunalımı) bebekle alakası yoktur! Eş, dost, akrabadır seni bunalıma sokan! El kadar bebe, sadece emiyor ya, seni ne diye bunalıma soksun? Bir yükü yok. Koyuyorsun yatağına öyle kalıyor sabi. Altını değiş, emzir, gazını çıkar, ondan mutlusu yok. Üç dört kilo bir şey zaten. Kucakta taşımakta ne var. Fakat öyle salakça gelenekler var ki, insanlar hala o kadar düşüncesiz ki.. Haber vermeden "lohusa kadın, nereye gidecek canım" kafasıyla çat kapı gelenleri mi arasın, bebeğimi emzirdiğim için salonda sadece 20 dakika bekleyip "yanımıza gelmedi bile" diye bire bin katarak anlatanları mı... Mahrem diye bir şey yok insanlarda. Ne mecburiyetim var herkesin içinde mememi açıp bebeğimi emzirmeye? Apartmanda hiç görüşmediğim, sadece asansörde karşılaştığımda selamlaştığım komşuların gelmesine hiç diyecek söz bulamıyorum. O günlerde sütüm çok yetmediği için mama desteği yapmak zorunda kalmıştım oğluma (bir sene oldu hala bu içimde derin bir yaradır.) Bunu bilen, duyanlardan "ay niye mama veriyorsun, verme" diyenleri gördü bu gözler :) Sanki ben gerizekalıyım, bilmiyorum anne sütü alması gerektiğini. Henüz 15-20 günlük bir anneyken ve bebekle ilgili her konuda aşırı derecede hassas bir dönemdeyken yine bebek görmeye gelip "ay geçen görümcemin eltisi doğum yaptı" diye söze başlayıp kesinlikle duymayı kaldıramayacağım şeyler anlatan densizlerle de karşılaştım ne yazık ki. Doğum yaptığım andan itibaren ilk üç hafta içinde yaşadığım bu tip olaylar sonucu hayatımdan altı kişiyi (ki dördü canım ciğerim dediğim, bana kardeş olan, abla olan, her şeyimi paylaştığım, yediğim içtiğim ayrı gitmeyen insanlardı) çıkardım. Yapmadığım ve asla yapmayacağım davranışlarım olduğunu iddia ederek, bir de bunun dedikodusunu yaparak kalbimi kırdılar. Hayatımın sonuna kadar yüzlerini görmek istemiyorum, artık siz anlayın nasıl bir tutumla karşılaştım.

Neyse ki bebeğimin sağlığı yerindeydi ve her şey olması gerektiği gibiydi. Gündüzleri annemin, akşamları kocamın desteğiyle güzel atlattık uykusuz dönemleri... Kim bilir, isabet oldu belki de bazı şeyler, bahar temizliği yapmış oldum özel hayattan insan silerek ;) Siz siz olun, yeni doğum yapmış bir yakınınız varsa ilk bir ay bi rahat bırakın. Bir alışsın anneliğe, emzirmeye, bebeğine... Telefon edin istediğiniz zaman, müsaitse cevap verir zaten, neden ziyarete gitmediğinizi de söyleyin kendisine ki yanlış anlaşılmalar olmasın :)

Not: Can sıkıcı bir konu olduğu için oğlumun fotoğraflarıyla ruhu biraz değişsin yazının istedim :)

25 Mart 2013 Pazartesi

Doğum Fotoğrafçısı Doğum Yaparsa... :)

Doğumla birlikte nasıl yoğun bir dönem başlar anneler bilir. Küçücük bir insan yavrusu bütün saatlerimi, günlerimi, gecelerimi aldı, baktığım her yer o oldu :) Doğumdan bir ay sonra da işe döndüğüm için bir türlü yazamadığım doğum maceramı anlatmak bugüne kısmet oldu... (Oğlan neredeyse bir yaşını dolduracak bu arada :)))

Büyük gün; 19 Nisan 2012 :)

Doğumdan önceki gece hayatımın en heyecanlı gecesiydi. Çünkü ertesi gün hayatımızda bir milat olacaktı. Bugüne kadar iki kişi yaşadığımız evde artık üç kişi olacaktık. Küçük bir adam dünyaya gelecek ve hayatımızın ortasına oturacak! Bundan daha büyük bir duygu olamaz sanıyorum hayatta :) Sabah ameliyathanenin yoğun olmasından dolayı doktorum Erdal Candan "saat 14:00 gibi gelin hastaneye, 15:00-16:00 arası alırız doğuma" dedi. Öğleden sonra olacağı için doğum, sabah erken saatte uyanıp çorba ya da türevi bir şeyler yemekti planım. Fakat o kadar erken uyanamadım. Bu yüzden akşam yediğim yemekle ertesi gün öğleden sonraya kadar durdum. Çok acıktım tabi :) O gün evden çıkana kadar kocamla konuştuğumuz tek şey evin mevcudunun son defa iki kişi olduğu ve değişecek hayatımızdı :) Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyorduk.


Saat 14:00 gibi hastanedeydik. Annelerimiz de bizimle birlikteydi. Odamıza yerleştiğimizde ben ameliyathane için verilen kıyafeti giyip yatağa uzandım. Hemşire gelip damar yolumu açtı. Benden beklenmeyecek kadar sakindim. Heyecan vardı fakat hiç belli etmiyordum :) Eşim, annem ve kayınvalidem bildiğin gergindi :) O kadar belli oluyordu ki. Belki de bu enerjiyi büyütmemek için ben çok sakin davranıyordum. Hatta ameliyattan önce Erdal Bey odama geldiğinde iphone'da Diamond Dash oynuyordum gayet rahat bir şekilde :) Hastane odam yavaştan kalabalıklaşmaya başladığında beni ameliyathaneye götürmek için geldiler. Saat 15:05'te ameliyathaneye giderken herkes ağlamamı bekliyordu fakat ağlamadım. Ben bile şaşırdım kendime. O güne dair asla unutmayacağım şeylerden biri de kocamın ve annemin gözlerindeki endişe. Tam ayrılık anında el salladım gülümseyerek ve otomatik kapı kapandı... O andan sonra tek gerginliğim anestezi oldu. Belinizden bir iğne yapıyorlar sonuçta. Defalarca gördüğüm bir uygulama olmasına rağmen gerildim. Bir de anestezi uzmanı "belini içeriye çekme" diye teknik bir uyarı yaptığı için "ya iğne canımı acıtır da refleks olarak belimi içeri çekersem" korkusu oldu. Neyse ki çok uzun sürmeden anestezim yapıldı. Bir hemşirenin yardımıyla uzandım ameliyathane masasında. Kollarımı iki yana açtım. Önüme perde gerildi. Anestezi uzmanı kontrol için benden ayağımı kaldırmamı istedi. Tabi ki kaldıramadım :) Daha önce yüzlerce sezaryen ameliyatına girdiğim için şu cümleye aşinaydım; "acı hissetmeyeceksin fakat dokunma hissin kaybolmayacak". Ama nedense bende "ya hissedersem" gibi bir kafa olmuştu :) Korkuyordum haliyle. Doktorum Erdal Candan batikonla karnımı sileceklerini, bunu belki hissedebileceğimi söyledi. Bu işlem yapılırken sadece ılık bir havayla üfleniyormuş gibi hissettim. Doğuma Acıbadem Hastanesi'nin çok sevdiğim Çocuk Doktoru Selda Öztürk de girdi. Selda Hanım'la bi kaç cümle konuştuk o ara ve hemen ardından Erdal Bey'e ne zaman başlayacaksınız diye sordum. "Başladık bile" cevabını aldığımda, çok şaşırdım. Hissetmiyordum ve çok mutlu olmuştum bu yüzden :))) İşimden dolayı duyduğum seslerin ne anlama geldiğini bildiğim için bebeğimin çıkma anında "geliyor" dedim gülerek :))) Saat tam 15:36'da Uras doğdu. Kıpkırmızı bir şeydi, yanımdan hızla geçti ve Selda Hanım onu muayene etmeye başladı! Sonra bana "uzun kirpikleri var" diye seslendi :)


Her şey yolundaydı çok şükür. Havluya sarıp yanıma getirdiler Uras'ımı. Hayatımda gördüğüm en güzel şeydi. Öptüm, kokladım. Sonra Urası'ı bebek bakım odasına çıkardılar. Beni de biraz uyuttular. Uyanıp tam olarak kendime geldikten sonra yukarı çıkardılar beni de. Sevgilim ameliyathanenin kapısında beni bekliyordu. "Nasıl?" diye sordum hemen, "çok tatlı :)" dedi, "iyi mi?" dedim, "çok iyi sevgilim, maşallah" dedi gülümseyerek. Dünyalar benimdi.


Doğumdan üç beş saat sonra yavaş yavaş herkes (aileler, akrabalar, arkadaşlar, maşallah o kadar çok gelen oldu ki, sürekli birileri gitti birileri geldi) evlere dağıldı. Odada sevgilim, ben ve oğlumuz baş başa kaldık. Acıbadem'de refakatçiye bırakılan tek bir şey yok. Bebeğin altını temizleme vb. gibi şeyleri zaten hemşireler yapıyor sağ olsun. Gak deseniz koşuyorlar, guk deseniz yardıma geliyorlar. Evet sevgilim de benimle birlikte uykusuz kaldı o gece ama zerre mesele olmadı bu. İkimizin de isteği ve kararıyla biz, hastanede kaldığımız iki gece de üçümüz olmayı tercih ettik. Anneler biraz bozuldu tabi bu duruma :) "Nasıl idare edeceksiniz siz, sen ameliyatlısın, bebek bir yandan, çocuk (kocam oluyor bu) hanginize yetişsin!" diye diye gittiler :)

Spinalden dolayı hiçbir ağrı, acı hissetmedim. Akşam olup bacaklarıma his gelmeye başladığında çok hafif ağrım oldu. O zaman da damar yoluna taktıkları ilacın butonuna bastım. Çok fazla ilaç da kullanmadım aslında. Sabaha karşı iki hemşire gelip beni kaldırdı. Biraz zor bir kalkış oldu ama oldu sonuçta :) Pansuman yaptılar ve beni yürüttüler. Ertesi gün ve ertesi akşam da ara ara yürüdüm (ameliyat sonrası gaz çıkarabilmek çok önemli, bu yüzden mutlaka yürümek gerekiyor). Sevgili doktorum Erdal Candan'dan Allah razı olsun. Sayesinde çok güzel bir gebelik yaşadım. İlgisiyle, sabrıyla, pozitif tavırlarıyla hep çok iyi hissettim kendimi. Sezaryen ameliyatım da çok başarılı geçti ve sonrasında hiç bir sıkıntı yaşamadım.

Küçük, tatlı bir şey beni anne, sevgilimi baba yaptı :) Dilerim Allah isteyen herkese nasip etsin. Bir insanın başına gelebilecek en güzel şey çünkü bebek...

Hamilelik deneyimlerimi paylaştığım "Hafta Hafta Gebelik" günlüğümü de şu linkten okuyabilirsiniz;
http://tugbaolcer.blogspot.com/search/label/hafta%20hafta%20gebelik

8 Mart 2013 Cuma

Bir 8 Mart Yazısı; Kabullenmiş Kadınlar!



Bebeğinin doğum fotoğrafını çektiğim annelerden biri olan sevgili arkadaşım Ayça Bayram bir kaç saat önce Facebook'ta şu iletiyi yazdı; "Kadınlar gününü neden kutladığımızı anlayabilmiş değilim. Neden erkekler günü yok ya da bu ayrım niye? Bugünün kutlanması kadının ezik olduğunun ortaya konulmasından başka bir şey degil. -Diğer günler ikinci sınıf muamelesi yapmak mübah bari bir gün mutlu edin- gibi bir şey. Kutlamıyorum kimsenin kadınlar gününü!"

O kadar katılıyorum ki Ayça'ya. O kadar güzel özetlemiş ki içimdekileri. Etraf "Kabullenmiş Kadınlar" ile dolu. Kadına şiddetin envai çeşidinin (fiziksel, ruhsal vb.) alıp başını gittiği bir toplumda yaşıyoruz. Her yaştan her sınıftan kadına tecavüz haberleri manşetlere taşınıp duruyor. Cahili (bazen okumuşu da) evinde dayak yiyor. Eğitimlisi bazen sırf kadın olduğu için emeğinin karşılığını alamıyor. Sokak ortasında dövüleni mi ararsın, öldürüleni mi? Hala ellerde pankartlarla yürüyerek bu iğrençlikler protesto ediliyor. Dünyanın dört bir yanında kadınlar aynı anda dans ederek "şiddete hayır" diyor. Plazalarda, alışveriş merkezlerinde kadınlara birer tane gül verilerek kadınlar günü kutlanıyor. Sosyal sorumluluk projesi adı altında Mehmet Turgut'a ünlü kadınların her zamanki gibi bol plastik makyajlı fotoğrafları çektiriliyor. Ya da ünlü erkekler 8 Mart Dünya Kadınlar günü şerefine, bizimle aynı duyguları hissetmek adına(!) yine Mehmet Turgut'un objektifine, oje, ruj sürerken, kafada bigudiyle poz veriyorlar. Midem bulanıyor. Her sene aynı kareler, aynı lanet okumalar, aynı "kadınlar değerlidir, çiçektir" hikayeleri.


Yıl olmuş 2013 hala bu ülkede kadınlar "gün" yapıyorlar ya. Bir de erkekleri "kahveye gidiyor, boş boş oturuyorlar" diye eleştirir çoğu. Şu hayata bir defa geliyoruz. Tek işi gücü pasta börek yapıp, ev temizleyip misafir ağırlamak, konu komşu, gün gün gezmek, sonra da günde aldığı kiloları pilates salonunda vermeye çalışmak olan kadınlar görüyorum, içim acıyor. Bilgisayarla tek bağlantısı Facebook'ta fotoğraf ve video paylaşmak olan kadınlarla dolu bu ülke. Hatta hala bilgisayarı / interneti olmayan / bilmeyen o kadar çok kadın var ki. Yazık, çok yazık. Güne vereceğiniz parayı kitaplara yatırın. Google'a "İffet dizi izle" yerine "6-7 yaş çocuk gelişimi" yazmayı deneyin.

Kadına yapılan her türlü şiddete son verilmesinin tek bir yolu var: Oğullarımızı eğitmek! "Aman oğlum, paşam oğlum" diyerek büyütmemek! Daha şurda bir kaç sene önce Gülben Ergen hanımefendi bir röportajında "erkek annesi olmayı çok havalı buluyorum" demişti de şoka girmiştim. Bu kafayla daha çok şiddet haberleri okunur bu ülkede. Kadının kadına en büyük iyiliği, kadını erkeği bilen, birbirine saygı duyan, kadın ve erkeğin eşit olduğunu anlayacak evlatlar yetiştirmek olacaktır. Gelecek nesillerin sizin ellerinizde şekil aldığını görün ve gücünüzü kullanın artık.