film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ocak 2015 Perşembe

La Piel Que Habito (The Skin I Live In)



2011 yapımı, Dram/Korku/Gizem, 120 dakika.
Yönetmen: Pedro Almodovar
Senaryo: Agustin Almodovar, Pedro Almodovar
Oyuncular: Antonio Banderas, Elena Anaya, Jan Cornet

Un film de Almodovar (Bir Almodovar filmi)... Film başlarken bu yazıyor. Ve bana göre, filmi izlemek için çok büyük ve yeterli bir sebep. Çünkü yönetmen Pedro Almodovar ise, çok farklı ve çarpıcı bir film izleyeceğimi garanti görürüm. (İzlemeyenler için yönetmenin Hable con ella (Talk to her) ve Todo sobre mi madre (All about my mother) adlı filmlerini de öneriyorum.)

27 Şubat 2014 Perşembe

And the Oscar goes to...

2 Mart Pazar akşamı (Türkiye'de 3 Mart gecesi) Oscar ödülleri sahiplerini bulacak. Çok heyecanlıyım. "En iyi film" kategorisinde yarışan tüm filmleri izlemiş olmamdan kaynaklanıyor belki de heyecanım :))) Bu yıl adaylar oldukça enteresan benim için. Çünkü mükemmel filmlerin yanı sıra nasıl aday gösterildiğini kesinlikle anlayamadığım filmler de var. Tahmin, beklenti ve yorumlarımı yazmadan geçemedim :)

En İyi Film
Adaylar: American Hustle, Captain Phillips, Dallas Buyers Club, Gravity, Her, Nebraska, Philomena, 12 Years a Slave, The Wolf of Wall Street

Favorim kesinlikle Dallas Buyers Club! Mutlaka izlenmesi gerek. Oyunculuklar muazzam. Ki film hakkında ilk fırsatta detaylı bir yazı yazacağım blogda. Fakat akademinin Oscar'ı bu filme vereceğine pek ihtimal vermiyorum :(  Kazanması muhtemel filmlere dair bir iki çift lafım olacak :)

American Hustle: Bu yıl bir kez daha anladım ki, bir filmin beş - on dalda Oscar'a aday olması kesinlikle güzel film olduğu anlamına gelmiyor! American Hustle iyi oyuncularla çekilmiş vasat bir film olmakten öteye geçememiş. Filmin en iyi yanı kostümleri. Klasik Amerikan sinema izleyicisi kafasıyla (piyasa olsun yeter) bakarsak Oscar alması muhtemel.

Captain Phillips: Gerçek bir öyküye dayanan senaryosuyla ve iyi oyunculuklarıyla adaylığı hakediyor. Fakat Oscar'ı haketmiyor. Fena halde Amerikan propagandası belki işe yarayabilir. Oscar'ı alırsa bu yüzden şaşırmam. (Filmle ilgili yazdığım yazı burada!)

Gravity: Oscar'ı almaya en yakın filmlerden biri. Tabi ki haketmiyor. Büyük bir görsel şölen, kabul ediyorum. Fakat klişelerle dolu bir film. (Yazısı için tıklayın!)

Her: Senaryo ve oyunculuklar on numara. İzleyin, izlettirin! Kadın erkek ilişkilerine dair izlediğim en keyifli filmlerden biri. Oscarlık film mi? Kesinlikle hayır. (Bu film hakkında da detaylı bir yazı geliyor. Çok yakında blogda :)

12 Years a Slave: İkinci favorim. Oyunculuğa doyuruyor! Bir saniyesinde bile sıkılmadım. Senaryosu gerçek bir hikayeden uyarlama. Hakkında yazmak istediğim filmlerden...

The Wolf of Wall Street: Açık ara izlediğim en kötü filmlerden. Tipik Amerikan sineması! Uyuşturucu, seks, para, kariyer..! Üç saatlik filmin bir buçuk saati seks ve uyuşturu ile geçiyor. Hatta fragman süresinde bile anlatılabilecek bir hikaye, 180 dakikalık saçmalığa dönüşmüş. Sonuçta Amerikan sinemaseverlerin bayılacağı bir iş çıkmış ortaya. Oscar'ın güçlü adaylarından..

En İyi Erkek Oyuncu
Adaylar: Christian Bale (American Hustle), Bruce Dern (Nebraska), Leonardo DiCaprio (The Wolf of Wall Street), Chiwetel Ejiofor (12 Years a Slave), Matthew McConaughey (Dallas Buyers Club)


Favorim Dallas Buyers Club'daki roluyle Matthew McConaughey. Şapka çıkarılır oyunculuğuna. Oscar'ı alamazsa üzülürüm. İkinci favorim ise 12 Years a Slave'deki rolüyle Chiwetel Ejiofor. Kesinlikle çok iyi oyuncu! Fakat En İyi Erkek Oyuncu ödülünü alma ihtimali en yüksek isim Leonardo Di Caprio! Çünkü (daha önce de belirttiğim gibi) Amerikalı için, gaz olsun, piyasa olsun tamamdır! Küçük bir ihtimalle de Oscar, Christian Bale'e gider. American Hustle kötü fakat Christian Bale iyiydi, hakkını yemeyeyim :)

En İyi Kadın Oyuncu
Adaylar: Amy Adams (American Hustle), Cate Blanchett (Blue Jasmine), Sandra Bullock (Gravity), Judi Dench (Philomena), Meryl Streep (August: Osage County)

Favorim (hatta favorimiz, favorileri :) Meryl Streep. Oscar'a aday olmak için dünyaya gelmiş bir zat-ı muhterem, ki bu yıl 18. defa aday gösteriliyor. Dördüncü Oscar'ını August: Osage County'deki rolüyle almasını bekliyorum. Hatta seneye ödülün "En İyi Kadın Oyuncu" değil de "Meryl Streep'ten sonraki en iyi kadın oyuncu" adıyla verilmesini istiyorum :) Şaka bir yana, kadın döktürüyor her zamanki gibi. Hatta bu yüzden diğer adayların oyunculukları gölgede kalıyor. Meryl Streep'ten sonraki en güçlü aday Sandra Bullock. Sinemaseverlerin öve öve bitiremediği Amy Adams'ın American Hustle'daki oyunculuğunu ise ben oldukça sıradan buldum.

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Adaylar: Barkhad Abdi (Captain Phillips), Bradley Cooper (American Hustle), Jonah Hill (The Wolf of Wall Street), Michael Fassbender (12 Years a Slave), Jared Leto (Dallas Buyers Club)


En heyecanlısı bu işte. Barkhad Abdi ve Jared Leto favorim. Barkhad Abdi Captain Phillips'te oynamamış, bildiğin yaşamış. İzlerken oyuncu mu yoksa gerçekten korsan mı olduğu konusunda şüpheye düşersiniz emin olun! Kadere bak, sen özel şoförlük yaparken keşfedil, ilk filminle Oscar'a aday ol. Jared Leto'ya gelirsek... Dallas Buyers Club'da oyunculuk dersi veriyor. Rayon karakteri sanıyorum daha iyi yorumlanamazdı! Çok sevdiğim, oyunculuğuna bayıldığım Bradley Cooper'a bu kez şans veremiyorum ne yazık ki... Michael Fassbender ise 12 Years a Slave'deki rolüyle adaylığı haketmiş fakat Barkhad Abdi ve Jared Leto varken şansı yok.

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Adaylar: Sally Hawkins (Blue Jasmine), Julia Roberts (August: Osage County), Lupita Nyong'o (12 Years a Slave), Jennifer Lawrence (American Hustle), June Squibb (Nebraska)

12 Years a Slave'deki Patsey rolüyle Lupita Nyong'o'yu tek geçiyorum! Oyunculuğunun dışında gerçek bir stil ikonu kendisi. 86. Oscar Ödül Töreni'nde ne giyeceğini çok merak ediyorum.

Diğer adaylıklardaki favorilerim ise şu şekilde:

En İyi Uyarlama Senaryo: 12 Years a Slave
En İyi Özgün Senaryo: Her
En İyi Şarkı: The Moon Song - Her
En İyi Kostüm Tasarımı: American Hustle
En iyi Görsel Efekt: Gravity

15 Şubat 2014 Cumartesi

Captain Phillips



2013 yapımı, biyografi/drama, 134 dakika.
Yönetmen: Paul Greengrass
Senaryo: Billy Ray, Richard Phillips, Stephan Talty
Oyuncular: Tom Hanks, Barkhad Abdi, Faysal Ahmed, Barkhad Abdirahman, Faysal Ahmed, Michael Chernus

Film, 2009 yılında Somali kıyılarında korsanların MV Maersk Alabama adlı Amerikan kargo gemisine saldırmasınının ardından geminin kaptanı Richard Phillips'in yaşadıklarının gerçek hikayesini anlatıyor.

Oscar adayı bu filmde hikayeden çok oyunculuklar öne çıkıyor. Tom Hanks bir harika. Bütün duyguları çok iyi veriyor izleyiciye. Fakat bana kalırsa filmin yıldızları Somalili korsanları canlandıranlar. Özellikle de Muse rolündeki Barkhad Abdi. Somali doğumlu Abdi, Amerika'da özel şoförlük yaparken filmde oynaması için teklif alıyor. Hiçbir oyunculuk deneyimi olmamasına rağmen, filmi izlerken sık sık oyuncu mu yoksa gerçekten korsan mı olduğu konusunda şüpheye düştüm. Rolü ile en iyi yardımcı erkek oyuncu Oscar'ına aday olan Barkhad Abdi'nin bu ödülü alacağına kesin gözüyle bakıyorum.

Filmin ana fikri ise her zamanki gibi Amerikan ordusunun büyüklüğü, Amerika'nın ne muhteşem bir ülke olduğu, tek bir vatandaşının bile çok kıymetli olduğu falan filan... Bu ana fikirden yola çıkarak sonu baştan belli demek haksızlık olmaz (gerçek hikaye olmasaydı bile). Yine de heyecan var mıydı, fazlasıyla vardı :)

Film Oscar adaylıklarını hakediyor. Fakat Oscar'ı ancak en iyi yardımcı erkek oyuncu (Barkhad Abdi) ve en iyi kurgu (Christopher Rouse) dallarında hakediyor. Bence en iyi film Oscar'ı bu filme gitmez!


-Spoiler-
Filmdeki bir takım klişeler beni sinir etti;
1- En hayati durumlarda bile olayın ciddiyetini anlamayan birileri mutlaka vardır ve ihmallerinin sonucu hiç de iyi olmaz (bkz. kaptan ve güvenlik birimindeki kadın santral memuru arasındaki konuşma!)
2- Öleceğini düşünen tipik bir Amerikalı mutlaka ailesine mektup yazar :)
3- Her zaman kurunun yanında yaş da yanar (bkz. korsan Bilal. Yazık oldu çocuğa..)
Bu arada Somalili korsanların İngilizcesi muazzam! Bir de dikkatli seyirciler görecektir; Kaptan Phillips filmde Hamidiye Su içiyor :)))
-Spoiler-

Not: Görseller filmin resmi Facebook sayfasından alınmıştır.

3 Şubat 2014 Pazartesi

Gravity



2013 yapımı, bilimkurgu, 91 dakika.
Yönetmen: Alfonso Cuarón
Senaryo: Alfonso Cuarón, Jonás Cuarón
Oyuncular: Sandra Bullock, George Clooney

Uzaydaki görevleri esnasında, uzay gemilerinin hasar görmesi sonucu Ryan Stone (Sandra Bullock) ve Matt Kowalski'nin (George Clooney)  hayatta kalma mücadelesini anlatan bir film. Konusu bu fakat ortada hikaye falan yok. Usta ellerden çıkma, cezbedici, iştah kabartan, adeta "ye beni, harikayım" diye bağıran fakat tadı berbat bir pasta gibi. Sunum mükemmel fakat lezzet sıfır!

Film 3D'nin dibi! İzlerken uzayın göbeğinde sandım kendimi. Uçsuz bucaksız, derin bir boşluğun ortasında, Ryan'ın oksijeni bittikçe benim de nefesim daraldı. 90 dakika boyunca gerim gerim gerildim oturduğum yerde. Fakat o oksijen niye bitti bir sor! Ayrıca uzayda bile bir adet "beni bırak, kendini kurtar" kahramanı olması nasıl bir klişedir allasen?


Sandra Bullock muazzam bir oyunculuk sergilemiş. En iyi kadın oyuncu Oscar'ını kucaklar gibi. George Clooney ise görebildiğim kadarıyla (!) her zamanki gibi çok iyiydi. Bana göre filmin bütününde "doğum" kavramı işlenmiş. İzleyenler farkedecektir, görüntülerle (özellikle Ryan'ın soyuz'a girdiği sahne, hortumlar-kablolar, filmin son sahnesi vb.) çok iyi desteklenmiş. Belirtmeden geçemeyeceğim; en çok filmin son sahnesini sevdim!

En iyi film Oscar'ını alırsa çok şaşırırım. Şu aralar Oscar'a aday filmleri birer birer izliyorum ve şimdiye kadar izlediğim en iyi film kesinlikle Gravity değil. Fakat bu filmle Emmanuel Lubezki en iyi sinematografi Oscar'ını kesin alacaktır!

Not: Görseller filmin resmi sitesinden alınmıştır.

15 Mart 2013 Cuma

Argo

"4 Kasım 1979'da İranlı militanlar Tahran'daki Amerikan Büyükelçiliği'ni basıp 52 kişiyi rehin alır. Altı Amerikalı diplomat kaçmayı başarıp Kanada Konsolosu'nun evine sığınır. Bu altı Amerikalı'yı kurtarmak için CIA ajanı Tony Mendez tarafından hazırlanan plan çok büyük riskler taşımaktadır..."

"Based on the declassified true story..."

A.B.D'nin desteğiyle İran'ı yöneten Şah Muhammed Rıza Pehlevi 1979 senesindeki İran devrimi sırasında kaçarak A.B.D'ye sığınır. İran halkı, kendine büyük zulümler ederken servetine servet katan Şah'ı, idam etmek için, Amerikan Hükümeti'nden istemektedir. Amerikan Hükümeti'nin Şah'ı teslim etmemesi üzerine öfkesi her geçen gün artan İran halkının büyükelçiliğe yaptığı baskında kaçmayı başaran altı diplomat 79 gün boyunca Kanadalı bir konsolosluk görevlisinin evinde kalır. A.B.D hükümeti diplomatların kurtarılması için CIA ajanı Tony Mendez'e yetki verir. Tony Mendez'in planı ise altı rehineyi, çekilecek Argo adlı filmin Kanada'lı yapım ekibi olarak gösterip ülkeden çıkarmaktır. Başarıyla gerçekleşen bu kurtarma operasyonu tam 18 sene gizli kalır. 1997'de Clinton tarafından operasyonun gizliliği kaldırılır ve Mendez'e madalyası iade edilir.


Filmde beni rahatsız eden bir kaç detay var: (Dikkat; Bu kısım biraz spoil içeriyor!)
1- 52 kişi rehin alınıyor. 6 kişi kaçıp konsolosluğa sığınıyor. Ve Amerikan hükümeti sadece bu 6 kişiyi kurtarmanın derdinde. Film boyunca diğer rehinelerin esamesi okunmuyor. Böyle bir gözden çıkarma görmedim ben!
2- Filmde İranlıların öfkesi o kadar dayanaksız ve aptalca gösterilmiş ki, kabul edilir değil. Sen (A.B.D) bir adamı (Şah Muhammed Rıza Pehlevi) ülkenin başına getir (petrol için), onun yaptığı tüm kötülükleri destekle ve sonra senelerce her tür kötülüğe dayanan halktan sakin olmasını bekle. Komik tabi.
3- Kanada Konsolosu'nun evine sığınan altı diplomatın 79 gün boyunca o evde yaşadıkları. Korkuyu, üzüntüyü sadece bir kaç kısa sahnede görebildim. Bunun dışında yemekler, içkiler, sohbetler, müzikler.. O kadar rahat görünüyorlardı ki, yakalandıkları anda işkence görebileceklerine ya da öldürülebileceklerine inanmak biraz zordu. 


Gerçek bir olayın konu edildiği bir film olduğu için sonu baştan belli tabi ki. Fakat bu filmi heyecanla izlemeye engel değil. Özellikle filmin sonlarında havaalanında geçen sahnelerde kalbim hızlı hızlı çarptı :) Sonu baştan belli bir film için aksiyon sahneleri çok iyiydi. Ucu ucuna yetişmeler, son anda kaçırmalar gerçekten çok gerçekçi canlandırılmıştı. Hissettirdiği gerilim güzeldi. 1979 A.B.D'si, İran'ı ve Türkiye'si kusursuzdu. Sadece filmin bir sahnesinde Sultanahmet Camii'nde biriyle buluştuğunu görüyoruz Mendez'in.  (Trafk levhasında ibb logosu varmış sanırım bir sahnede, ben görmedim ama :) Eğri oturup doğru konuşmak gerek; İran'a giremeyen Amerika platoyu İstanbul'da kuruyor. İstanbul'da 1970'lerin Tahran'ı ancak bu kadar iyi kurgulanabilirdi. Filmin sonunda görüyoruz ki cast mükemmel seçilmiş. Çoğu oyuncunun canlandırdığı gerçek kişiye benzerliği muazzam. Alan Arkin ve John Goodman sahneleri çok keyifliydi ayrıca :) Fakat Alan Arkin hangi kafayla en iyi yardımcı erkek oyuncu oscarına aday gösterildi bilemiyorum. Biraz abartı olmuştu bu.



Film üç dalda Oscar aldı. En iyi film, en iyi uyarlama senaryo ve en iyi orijinal müzik. Bu dallarda aday olan filmlerden henüz izleyemediklerim var. Bu yüzden Argo'yu "iyi film" olarak değerlendirmeme rağmen aldığı ödüller konusunda yorum yapamıyorum. Fakat en iyi yönetmen dalında Ben Affleck'in aday gösterilmemesi saçmalıktı! Bu arada 85.si düzenlenen Oscar ödül töreninde bir ilk yaşandı; En iyi film Oscar'ının kime gittiğini törene Beyaz Saray'dan bağlanan Michelle Obama açıkladı. Filme olan büyük hükümet desteğinin en önemli göstergesiydi bu. Ve tabi jestin dibi :) Bir de gizliliği 1997'de kaldırılan bir operasyonun filminin ancak 2012'de yapılması da (yaptırılması mı desem?) A.B.D'nin dış politika hesaplarının sonucudur sanıyorum...

Not: Görseller imdb.com'dan alınmıştır.

26 Ocak 2012 Perşembe

Jodaeiye Nader az Simin (A Separation)

Adından da anlaşılacağı gibi bu bir ayrılık hikayesi. Daha doğrusu bir ayrılığın ve sebep olduğu olayların hikayesi diyebilirim. Simin (Leila Hatami) İran'da yaşamak ve kızını bu ülkede büyütmek istemeyen, bu yüzden aylarca uğraşıp didinip vize aldığı başka bir ülkeye taşınmak isteyen modern / okumuş bir İran kadını. Kocası Nadir (Peyman Moadi) ise alzheimer hastası babasını yalnız başına bırakamayacağı için ülkeden ayrılmak istemiyor. Simin ve Nadir başka bir ülkeye taşınma konusunda kesinlikle mutabık olamıyorlar ve boşanma aşamasına geliyorlar. Her ikisinin de isteği kızları Termeh'nin (Sarina Farhadi; filmin yönetmeni Asghar Farhadi'nin kızı) velayetini almak. Termeh ise ergenlik çağında bir küçük genç kız. Annesiyle babasının boşanmamasını ve ikisiyle bir arada yaşamayı istiyor. Boşanma meselesi yüzünden içine kapanık ve oldukça sessiz bir şekilde devam ediyor hayatına.


Simin ayrılık arifesinde annesinin evine taşınınca Nadir, babasına bakması ve ev işleriyle ilgilenmesi için eve yardımcı bir kadın alıyor; Raziye (Sareh Bayat.) Hem hamile hem de yanında beş - altı yaşlarında bir kızı var. Raziye'nin gelişiyle birlikte olaylar daha da içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Filmde bu noktadan sonra işlenen konular; dürüstlük, dini hassasiyet, vicdan, korku ve öfke oluyor...


Filme dair ciddi bir eleştirim var. Oyunculuklar çok iyi olsa da işlenen duygular fazlasıyla yüzeysel (dolayısıyla "rol") kalıyor filmde bana göre. Özellikle vicdan ve dini hassasiyet korkusu. Çünkü bu iki duygu insanın içinde ya vardır ya yoktur. Bu yüzden filmde özellikle söylenen yalanların ardından Allah korkusu ile yaşanan pişmanlıklar ne yazık ki duyguyu pek verememiş. Yalnız filmde sevdiğim taraf şu ki; yönetmen açık açık birilerini haklı, birilerini suçlu göstermiyor. Her bir karakterin bakış açısından görebiliyoruz olayları. Böyle olunca da film boyunca "o da haklı", "aaa ama bak bu da var" diye gidip geldim sürekli :) Kararın tamamen izleyiciye bırakılması hoş olmuş bence...

Yönetmenin İran'ın hukuk sistemine olan eleştirisi filmde çok net görülüyor. İnanılmaz ilkel bir şekilde varlığını sürdüren hukuk sistemi bir iki kişinin bireysel karar ve insiyatifiyle yürüyor adeta. Ayrıca İran'ın ekonomik ve toplumsal yapılarındaki dengesizlikler, çarpıklıklar da filmde öne çıkan ögeler. Ben yine de İran'ı çok daha fena tasavvur etmişim kafamda. Yanıldığımı görmüş oldum. Bendeki İran imajında "otomobil kullanan yabancı dil öğretmeni" yoktu mesela :)



























Gelelim filmin aldığı ödüllere :) Başta Asia Pacific Screen Awards, London Critics Circle Film Awards ve Golden Globe'da En İyi Film / En İyi Yabancı Film ödüllerini aldı. Ayrıca yönetmeni Asghar Farhadi'ye Berlin Uluslararası Film Festivali'nde Golden Berlin Bear (Altın Ayı) ödülünü kazandırdı. Liste sayamayacağım kadar uzun, isteyen buradan bakabilir :) Ayrıca 2012 Academy Awards'da (Oscar) En İyi Yabancı Film kategorisinde aday. Yani Oscar heykelini de alacağı kesin diyebilirim :)

Film iyi, bu kesin. Özellikle popüler sinemaya alternatif arayan sinemaseverlerin mutlaka izlemesi gerekiyor. Hem bunca ödülün bir anlamı olmalı, değil mi?

Not: Görseller imdb.com'dan alınmıştır.

10 Aralık 2011 Cumartesi

Midnight In Paris

Bu filmi izleyin! Mutlaka izleyin. Bu film, sıradan bir günü "güzel bir gün"e çevirebilecek ender filmlerden biri. Aynı anda hem naif, hem bol sürprizli bir hikayesi var. Diyaloglar olabildiğine akıcı ve sık sık doğaçlama etkisi veriyor.. Tabi bu durum tamamen filmin senaristi ve yönetmeni Woody Allen'dan kaynaklanıyor! You Will Meet a Tall Dark Stranger ile Londra'yı, Vicky Cristina Barcelona ile Barcelona'yı en etkileyici halleriyle gösteren yönetmen, bu filmde de izleyenleri Paris'e hayran bırakıyor. Eminim filmi izlediğinizde sizde de "evet, en kısa zamanda Paris'e gitmeliyim" hissi oluşacak :)

Filmin kahramanı Hollywood'da başarılı senaryolara imza atan Gil Pender isimli (Owen Wilson)  bir senarist. Fakat aslında iyi bir yazar (roman yazarı) olmak isteyen bir genç adam. Yazdığı ilk romanı eleştirisine güvenebileceği birini bulamadığı için kimseye okutmuyor. Günün birinde hayat ve Paris ona öyle bir sürpriz hazırlıyor ki, ihtiyaç duyduğu tüm ilham ve eleştirisine güvenebileceği, fikir danışabileceği herkes birer birer karşısına çıkıyor! Düşünün, bir iş kurmayı planlıyorsunuz ve ne yapsam nasıl etsem diye düşünürken birden bire kendinizi iş dünyasının patronlarından biriyle aynı masada buluyorsunuz! Ya da üniversite için bilgisayar mühendisliğini tercih etmeyi düşünen bir gencin büyük bir rastlantı eseri Bill Gates ile tanışması harika olmaz mıydı :)



















Bu filmde bizi kimler bekliyor diye bir soru sorarsanız, size cevabı bir çırpıda sayabilirim! Zelda Fitzgerald, Scott Fitzgerald, Ernest Hemingway, Salvador Dali, Gertrude Stein, Cole Porter, Josephine Baker, Pablo Picasso, Man Ray, Luis Bunuel, T. S. Eliot, Henri Matisse, Henri de Toulouse-Lautrec, Paul Gauguin, Edgar Degas!!! Kadro gördüğünüz gibi çok ama çok görkemli :) Bütün bu muhteşem insanları görmek, 1920lerin Paris'ine onlarla birlikte bir yolculuk yapmak inanın çok keyifli. Benim için filmin en iyi sahnelerinden biri Gil Pender'ın Luis Bunuel'e "bunu bir düşün" diyerek Bunuel'in 1962'de çekeceği "El Angel Exterminador" filminin konusunu vermesiydi :)




















Filmi izlerken ben sık sık Gil'e kızdım :) Ezikliği, tutukluğu, evlendiği takdirde asla mutlu olamayacağı, kendisini sürekli eleştiren, gözünün önünde başka bir erkeğe yazan nişanlısını terkedememesi beni deli etti. Filmde Carla Bruni de ara ara görünüyor. Hatta Carla Bruni'nin sahneleri çekilirken Nicolas Sarkozy'nin film setini ziyaret etmesi haber olmuştu :) Fakat ne olursa olsun ben bu filmi çok sevdim. Woody Alen, Paris, sinema, edebiyat, resim... Daha ne olsun :) (Bu arada filmin afişindeki gökyüzü Van Gogh'un The Starry Night adlı eserinden alınmış :)

Not: Görseller imdb.com'dan alınmıştır.

31 Ekim 2011 Pazartesi

Inception

"Dom Cobb (Leonardo DiCaprio) çok yetenekli bir hırsızdır. Uzmanlık alanı, zihnin en savunmasız olduğu rüya görme anında, bilinçaltının derinliklerindeki değerli sırları çekip çıkarmak ve onları çalmaktır. Cobb’un bu ender mahareti, onu kurumsal casusluğun tehlikeli yeni dünyasında aranan bir oyuncu yapmıştır. Ancak, aynı zamanda bu durum onu uluslararası bir kaçak yapmış ve sevdiği herşeye malolmuştur. Cobb’a içinde bulunduğu durumdan kurtulmasını sağlayacak bir fırsat sunulur. Ona hayatını geri verebilecek son bir iş; tabi eğer imkansız “başlangıç”ı tamamlayabilirse. Mükemmel soygun yerine, Cobb ve takımındaki profesyoneller bu sefer tam tersini yapmak zorundadır; görevleri bir fikri çalmak değil onu yerleştirmektir. Eğer başarırlarsa, mükemmel suç bu olacaktır. Ama ne dikkatle yapılan planlamalar, ne de uzmanlıkları, onları, her hareketlerini önceden tahmin ettiği anlaşılan tehlikeli düşmanlarına karşı hazırlıklı kılabilir. Bu, gelişini sadece Cobb’un görebildiği bir düşmandır." Filmin resmi özeti bu şekilde.
Christopher Nolan filmin herşeyi! Hem yönetmen, hem senarist, hem de prodüktör. Başrolleri Leonardo DiCaprio (Cobb), Joseph Gordon-Levitt (Arthur), Ellen Page (Ariadne), Tom Hardy (Eames), Ken Watanabe (Saito), Dileep Rao (Yusuf), Cillian Murphy (Robert Fischer), Marion Cotillard (Mal) paylaşıyorlar. İlk 20-25 dk. olayın ne olduğunu anlamakla geçiyor. En azından benim için öyle oldu. Fakat film bittiğinde iki buçuk saatin nasıl da geçiverdiğine inanamadım. Normal şartlar altında "bilimkurgu"nun hiç bir türünü sevmeyen, "Astral Seyahat", "Lucid Dreaming" gibi metafizik olaylar zerre ilgisi olmayan ben rüya katmanları arasında geçen bu filme bayıldım!




Filmde rüyada fikir çalma / fikir ekme evrelerinin kuralları/özellikleri ara ara izleyiciye anlatılıyor (ki bana göre bu durum izleyiciyi -bilgilendirme yoluyla- daha fazla kendine çekiyor, inandırıyor.) Bu kurallardan bir kaçını saymak gerekirse;
1-Gerçek dünyadaki fiziksel tesirler/temaslar rüyayı da etkiliyor: Rüyayı gören kişinin (gerçek dünyada) içinde bulunduğu ortam (mesela minibüs) fiziksel olarak sarsıldığında kişi rüyasında o sarsılmanın etkisiyle duvardan duvara savrulabiliyor. Kişi gerçek hayatta suya düşürüldüğünde rüyasında bulunduğu ortama camlardan, kapılardan sular dolmaya başlıyor.
2-Rüyadan uyanabilmek ancak rüyada düşmek ya da rüyada öldürülmek. Fakat rüyada fiziksel bir yara alırsa kişi bunu gerçek hayatta da hissediyor. Bunu da "acı hissi zihinde deneyimlenir" diye açıklıyorlar.
3-Gerçek hayatta geçen 5 dakika rüyada 1 saat sürüyor. Rüya içinde rüya oldukça (yani rüya katmanı arttıkça) bu süre uzuyor.


Filmde Cobb amacına ulaşmak için (amaç; Robert Fischer'ın zihnine babasından kalan şirketi parçalama fikrini yerleştirmek) kendine bir takım kuruyor. Bu yolda işine yarayacak insanları (mimar, kimyager vs.) takımına dahil ediyor. Mal'un (Cobb'ın karısı) filmde sağlam bir ağırlığı da var. Bu yönlerden ele alınınca filmde ciddi bir Ocean's Eleven etkisi hissediliyor (ekip kurma, Danny Ocean/Tess ilişkisi.)



Oyuncular hakkında da bir kaç şey söylemek istiyorum. Leonardo DiCaprio her ne kadar filmin parlayan yıldızı gibi görünse de Joseph Gordon-Levitt, Ellen Page, Tom Hardy, Ken Watanabe ve Marion Cotillard ayrı ayrı başrolü kapmışlar. Özellikle Joseph Gordon-Levitt (Arthur) ve Tom Hardy (Eames) filmin çok kilit noktalarında adeta döktürüyorlar. Burada "ccc Eames Reyiz ccc" demekten kendimi alamıyorum :)))

Eşim film bittikten sonra "bundan rahat 2-3 devam filmi çıkar" dediğinde "yok yaa, çıkmaz bence" demiştim fakat şimdi düşününce "kesin çıkar" diyorum ben de. Hatta filmi düşündükçe ve daha iyi anladıkça taşları yerine koyarak tekrar izlemeyi bile aklımdan geçiriyorum!

Not: Görseller imdb.com'dan alınmıştır.

21 Eylül 2011 Çarşamba

Limitless

New Yorklu yazar Eddie Morra'nın, beynini tam kapasite çalıştıracak bir ilaçla tanışması ile başlayan macerasını anlatan oldukça keyifli bir film. Hatta bir an bile sıkılmadığım, etrafımdaki herkese "mutlaka izleyin, mutlaka" dediğim sayılı filmlerden biri diyebilirim. Tabi son yıllarda eşimle genelde yaptığımız gibi bir cumartesi akşamı evde ayaklarımızı uzatarak izledik bu filmi de... Çünkü artık sinemalar beni boğuyor, 1,5 saat o koltuklarda, karanlıkta oturmak fena halde rahatsız ediyor beni. Bir de ne zaman sinemada film izlesem, en saçma sahnelerde bile anıra anıra gülen boş bir kitle mutlaka oluyor. Filme odaklanamıyorum ki bunlara sinir olmaktan :)

Gelelim bu şahane filme!.. Başrolde benim çok sevdiğim oyunculardan biri olan Bradley Cooper var. Bradley Cooper'ı daha öce New York I Love You, He's Just Not That Into You, The Hangover, Case 39 ve Valentine's Day (hepsini de şiddetle öneririm) filmlerinde izlemiştim. Limitless'da filmi tek başına kendisi götürüyor. Filmin bonusu ise Robert De Niro :)

Filmde "nzt" adlı bir hapın yazarın hayatını hiç beklemediği şekilde değiştirmesini konu alıyor. Hapın etkisi insan beynini tam kapasite çalıştırmak da olsa sonuçta bir uyuşturucu. Çünkü hapı almadığı zamanlarda ciddi bir yoksunluk durumu yaşanıyor. Çok da fazla spoiler vermek istemiyorum fakat "uyuşturucu, hap falan tu kaka şeylerdir, bak işte kullanırsan sonun bu olur" ana fikrini beklerken çok şaşırtıcı bir sonla karşı karşıya kalıyorsun bu filmde :)

Filmin çekim teknikleri süper ötesi. Bir anda binaların tepesindesin, bir anda New York caddelerinde geziniyorsun, kamera ordan oraya dönüyor :) 3D tadında bile diyebilirim..

Özetle ben bayıldım bu filme, izlemenizi şiddetle tavsiye ederim..    

Not: Görseller imdb.com'dan alınmıştır.